Türkiye`de Çok Sayıda Kanser İlacını Ruhsat Bekliyor

KanseriTedaviEt.com | Salı, Aralık 14, 2010 | 0 yorum »

Tüm HaberlerSağlık Bakanlığı’nın ruhsatlandırma başvurularını en fazla 210 gün içinde sonuçlandırması gerekirken, Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği verilerine göre, onkoloji ilaçlarında bu süre 655 güne kadar çıkıyor.

Kanser hastaları için ilaca erişim hızı, ''biraz daha yaşamak, biraz daha umut'' anlamına geliyor. Birçok kanser hastası ve hekim, yenilikçi ilaçların temin edilerek, daha fazla kaliteli nefes, daha fazla yaşam için sabırsızlıkla ilaçların ülkelerinde ruhsat almasını bekliyor.

''Türkiye'de Hastaların Kanser İlaçlarına Erişimi'' başlıklı hazırlanan rapora göre de Türkiye'de Sağlık Bakanlığı’nın ruhsatlandırma başvurularını en fazla 210 gün içinde sonuçlandırılması gerekirken, Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği (AİFD) verileri baz alındığında, onkoloji ilaçlarında ruhsatlandırma süresinin 655 güne kadar çıktığı gösteriliyor.

Bu konuda AİFD, ''İyi üretim uygulamaları sertifikasyon sürecindeki değişiklikler nedeni ile halen 287 ilacın Türkiye'ye girişiminin olumsuz etkilendiğini ve bu ilaçlardan 67'sinin onkoloji ilaçları olduğunu'' belirtiyor. AİFD, ''Özetle Türkiye'de hastalar, bu ilaçlara Avrupa ve ABD'deki hastalar göre 3-4 yıl daha geç erişiyor'' eleştirisinde bulunuyor.

İlaç sektörüyle ilgili araştırmalarda dünyanın önde gelen kuruluşları arasında yer alan i3 Innovus ile Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği'nin (AİFD) desteğiyle, ''Türkiye'de Hastaların Kanser İlaçlarına Erişimi'' başlıklı hazırlanan raporda, Türkiye'de çok sayıda kanser ilacının ruhsat beklediği, hastaların yenilikçi ilaçlara ulaşamadığı iddia ediliyor.

Bu konuda kapsamlı bir inceleme yapılmasının ardından hazırlanan rapor, Stockholm İktisat Fakültesi'nden Prof. Bengt Jönsson, Karolinska Enstitüsü'nden Dr. Nils Wilking ve i3 Innovus uzmanlarından Daniel Högberg tarafından yazıldı. Türkiye’de her yıl yaklaşık 160 bin kişiye kanser teşhisi konulduğu ve yaklaşık 100 bin kişinin de bu hastalıktan dolayı yaşamını yitirdiği vurgulanan raporda, hala Türkiye'de erkekler arasında en yaygın kanser türlerinin akciğer, prostat; kadınlarda ise meme ve kolorektal kanserler olduğu ifade ediliyor. Raporda, tedavi sonuçlarıyla en az yüz güldüren kanser türleri ise akciğer, mide, kalın bağırsak ve rektum kanserleri olarak gösteriliyor.

İLAÇLAR RUHSATLANDIRMA AŞAMASINDA BEKLİYOR

Raporda, onkoloji ilaçları için ruhsatlandırma ve geri ödeme süreçlerinde Türkiye'de Sağlık Bakanlığı, ruhsatlandırma başvurularının en fazla 210 gün içinde sonuçlandırılmasını öngörürken, AİFD üyelerinden elde edilen veriler, onkoloji ilaçlarında bu sürenin 655 güne kadar çıktığını, bazı ilaçların ise bundan sonra daha uzun süredir ruhsatlandırma aşamasında beklediğini ortaya koyuyor.

Türkiye'de ruhsatlandırma ve geri ödeme listelerine alınma sürecinin uzunluğunun, kanser hastalarının yenilikçi ilaca erişimini kısıtladığı ileri sürülen raporda, ''Ruhsatlandırma ve geri ödeme listelerine alınma sürecinde bürokratik engellerin azaltılmalı ve hayati önem taşıyan onkoloji ilaçları için hastalara hızlı erişime olanak sağlayan modeller uygulamaya konulmalı'' değerlendirmesinde bulunuyor.

Raporda, Türkiye 8 Avrupa Birliği ülkesi ile kanser ilaçlarına erişim düzeyinde karşılaştırılarak, ''Yeni ilaçların ruhsatlandırma ve geri ödeme listelerine alınarak hastalara sunulma sürecinde gecikmeler yaşandığı gösteriliyor. Raporda, Türkiye ile Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya, İspanya, Çek Cumhuriyeti, Polonya, Macaristan ve 13 Avrupa ülkesinin (E13) ortalaması karşılaştırılıyor.

Onkoloji tedavisi için son 10 yılda geliştirilen, hastalığa özgü mekanizmaları hedef alan yeni tedavilerle, bu alandaki çalışmalar heyecan verici bir aşamaya geliyor. Ancak bu ilaçlardan sağlanacak yarar, sadece ilaçlar rutin uygulamaya girdiğinde ve bunlardan fayda sağlayabilecek hastalara ulaştığında elde edilebiliyor.

Raporda, milyarlarca dolar tutarında Ar-Ge yatırımı sonucu geliştirilen yeni kanser ilaçlarına erişimin, Türkiye gibi kaynakların sınırlı olduğu ülkelerde ''kısıtlı'' olduğu hatırlatılarak, kaynaklarda öncelik verilmesi ve kansere kaynak oluşturacak yeni modeller geliştirilmesi tavsiye ediliyor.

287 İLACIN TÜRKİYE'YE GİRİŞİ OLUMSUZ ETKİLENMİŞ DURUMDA

Türkiye`de Çok Sayıda Kanser İlacı Ruhsat Bekliyor
AİFD yetkililerinin verdiği bilgiye göre, ''Avrupa Birliği Şeffaflık Direktifi'ne göre yenilikçi ilaç ve tedaviler ile ilgili geri ödeme kararlarının 90 gün içinde verilmesi gerekiyor. Mart 2010'dan itibaren uygulamaya konulan İyi Üretim Uygulamaları (GMP) sertifikasyon süreci ile birlikte bu sürenin daha da uzayacağı tahmin ediliyor.

İyi Üretim Uygulamaları sertifikasyon sürecindeki değişiklikler nedeni ile halen 287 ilacın Türkiye'ye girişi olumsuz etkilenmiş bulunuyor. Bunların 67'sini onkoloji ilaçları oluşturuyor. Onkoloji ilaçlarının bir an önce ruhsatlandırılması ve geri ödeme listelerine alınması, hastaların bu ilaçlara erişimini güvence altına almak açısından büyük önem taşıyor. Çünkü kanser hastası için zaman, büyük önem taşıyor. Zamanında ilacını alamayan hastanın tedavisi önemli ölçüde aksıyor.

Yetkililere göre, Türkiye'de ruhsat verilen ilaçların, geri ödeme listesine alınma sürecinde tekrar güvenilirlik ve etkinlik açısından değerlendirmeye tabi tutulmaları sorun oluşturuyor. Tekrarlamanın, süreyi gereksiz yere uzattığı yorumu yapılıyor. Bu ilaçlar Türkiye'de ruhsatlandırma ve geri ödeme süreçlerinin tamamlanmasının ardından 2-3 yıllık bir sürede hastaya ulaşabiliyor. Yeni uygulamaya konan GMP sertifikasyon uygulamasının, gecikmeye neden olacağı öngörülüyor. Özetle Türkiye'de hastalar, bu ilaçlara Avrupa ve ABD'deki hastalar göre 3-4 yıl daha geç erişiyor.''

GECİKMENİN NEDENLERİ RESMEN AÇIKLANMIYOR

AİFD’dan yapılan açıklamada şu ifadelere yer veriliyor:

''Ruhsatlandırma sürecindeki gecikmenin nedenleri resmen açıklanmıyor. Aslında ilaca ruhsat verilmesi reddedildiğinde bile bazen bunun nedenlerini öğrenmek çok güç olabiliyor. Türkiye'nin bu alanda, objektif ve iyi tanımlanmış değerlendirme ölçütlerine, net bir takvime ve sürecin her aşamasında şeffaflığa ihtiyacı bulunuyor. Bunlar gerçekleştiği takdirde, gecikme olmayacak, ruhsat başvurusu reddinin ise objektif nedenleri bilinebilecek.

GMP sorununun çözülmesinin uzun bir süreç alacağı ve bu arada hastaların ilaca erişiminin olumsuz etkileneceğinin unutulmaması gerekiyor. AİFD, hastaları riske atmayacak bir çözüm geliştirmek için çaba harcıyor. Bu konuda Hükümetimizle ve sektör temsilcileriyle işbirliğine hazırız. Sağlık Bakanlığının 2000-2006 yıllarını kapsayan son çalışmasına göre, Türkiye'de 396 bin kanser vakası bulunuyor. Önümüzdeki 20 yıl içinde her yıl kanserden yaşamını yitirenlerin sayısının 500 bine, hasta sayısının ise 1,5 milyona ulaşacağı tahmin ediliyor. Dolasıyla şu anda yüz binleri ilgilendiren bu sorun, önümüzdeki yıllarda ne yazık ki milyonları ilgilendirecek.”

TEB: BEKLEME SÜRESİ 500 GÜNE YAKLAŞMIŞTIR

Türk Eczacıları Birliği Genel Sekreteri Özgür Özel de ''ruhsat bekleyen ilacın, ilaç bekleyen hasta'' anlamına geldiğini belirterek, ''2010 yılında yapılan Onkoloji İlaçları CTD Başvuruları Durum Değerlendirme Anketi'ne göre, yıl içerisinde ruhsat aldığını gördüğümüz ürün sayısı 9 iken, ruhsat almayı bekleyen ürün sayısı 22 olarak saptanmıştır'' dedi.

''Türkiye, gerçekten ruhsatlandırma konusunda bir bekleme sürecindedir'' eleştirisinde bulunan Özel, ''Ruhsat alma süresine baktığımızda ise ruhsat alan son 9 onkoloji ürünü için ortalama ruhsat alma süresi yaklaşık 650 gün olarak belirtilmiştir. Ruhsat almayı bekleyen 22 onkoloji ürününe baktığımızda ise ortalama bekleme süresi 500 güne yaklaşmıştır'' dedi.

TEB aracılığıyla şu an itibariyle yurt dışından 40'ın üzerinde onkoloji ilacı getirdiklerini belirten Özel, şöyle devam etti:

''Bu ilaçlar içinde hangileri için ruhsat başvurusu yapıldı, hangileri için yapılmadı, bunu bilemiyorum. Ancak, Türkiye'de ruhsatı olmayan bu ilaçları, hastayı mağdur etmeden ve mesleki bir sorumluluk çerçevesinde yıllardır getiriyoruz. İlaç firmalarının ruhsat bekleme süresinin kısaltılmasında hasta yararı olduğu tezi doğrudur. Ancak yeterli karlılık vaat etmeyen, az hastası olan ilaçlar için ruhsat başvurularının yapılmıyor olması da çarpıcı bir gerçek; madalyonun diğer yüzüdür.

Hastaların ilaçlara daha kolay ve daha çabuk ulaşabilmeleri için bekleyen ve elbette istenen şartları sağlayan bu tür ilaçlar ruhsatlandırılmalı ve hastalar ilaçlarını eczanelerden temin edebilmelidirler. TEB olarak, Türkiye'de ruhsatı olmayan ilaçları Bakanlık onayıyla getirtiyoruz, ancak bu işin daha kolay, etkili ve hasta yararına olan yolu bu ilaçların eczaneler tarafından satılmasıdır.''

SAĞLIK BAKANLIĞI NE DİYOR?

Sağlık Bakanlığı İlaç Eczacılık Genel Müdürlüğü, bir ilacın Sağlık Bakanlığından ruhsat alabilmesi için öngörülen sürenin 210 olduğunu, ancak bu sürenin kimi durumlarda dondurulabildiğini belirterek, ''Kanıt niteliğinde olacak randomize çalışmaların az da olsa bazı başvurularda olmaması ya da henüz yayınlanmamış olması, randomize Faz III çalışmalarda bazı nitelik sorunlarının bulunması ve randomize çalışmaların sonuçlarının çelişkili olmasının'' ruhsatlandırma da ''red'' gerekçeleri olduğunu bildirdi.

''Türkiye'de Hastaların Kanser İlaçlarına Erişimi'' başlıklı hazırlanan raporda yer alan iddialara ilişkin soruları yanıtlayan İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü yetkilileri, Türkiye'de beşeri kullanım için endüstriyel olarak üretilen veya ithal edilen beşeri tıbbi ürünlerin, 19 Ocak 2005 tarih ve 25705 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan ''Beşeri Tıbbi Ürünler Ruhsatlandırma Yönetmeliği'' hükümlerine göre ruhsatlandırıldığını belirtti.

Aynı yönetmeliğin 15. maddesinde ön incelemesi tamamlanmış eksiksiz bir ruhsat başvurusunun 210 gün içinde sonuçlandırılması gerektiğinin ifade edildiğini aktaran yetkililer, ''Ancak, Bakanlığın başvuru sahibinden talep ettiği hususların temin edilmesi için gereken süre ve olağanüstü haller bu süreye dahil edilmez. Yine aynı maddede bazı durumlar halinde 210 günlük süre durdurulur'' açıklamasında bulundu.

RUHSATLANDIRMA SÜRECİNE ETKİ EDEN NEDENLER

22 Nisan 2009 tarih ve 27208 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren, ''Beşeri Tıbbi Ürünler Ruhsatlandırma Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik''in 3. maddesinin (r) bendinde, ''Üreticinin, Bakanlıkça verilmiş yahut uluslararası kabul görmüş kuruluşlarca verilerek ilgili ülkenin yetkili otoritesi tarafınca onaylanmış ve Bakanlıkça kabul edilmiş İyi Üretim Uygulamaları çerçevesinde üretim yapabileceğinin gösterir GMP belgesi'' istendiğini belirten yetkililer, ''Bu hüküm gereğince ürünlerden, Bakanlık tarafından denetlenerek GMP belgesi almaları ya da Türkiye'de karşılıklı tanıma anlaşması olan ülkelerin resmi otoritelerince verilmiş GMP belgelerinin beklenmektedir'' dedi.

Yetkililer, komisyonda değerlendirilen dosyalardaki yaygın red gerekçelerini ise şöyle sıraladı:

''Kanıt niteliğinde olacak randomize çalışmaların az da olsa bazı başvurularda olmaması ya da henüz yayınlanmamış olması. Randomize Faz III çalışmalarda bazı nitelik sorunları oluyor. Kontrol grubunun zayıf olması ya da standart olmaması, birinci basamak tedavilerde genel sağ kalım avantajının bulunmaması, alt grup analizlerinde sadece bazı hastalarda yararın olması gibi. Randomize çalışmaların sonuçlarının çelişkili olması.''

Kaynak : ntvmsnbc

Bu yazı KanseriTedaviEt.com'da yayınlanmıştır - Türkiye`de Çok Sayıda Kanser İlacı Ruhsat Bekliyor

Yazının devamı için tıklayın...

Şeker Hastalığı Kanser Riskini Artırıyor

KanseriTedaviEt.com | Salı, Aralık 07, 2010 | 0 yorum »

Tüm HaberlerHalk arasında şeker hastalığı olarak bilinen ve görülme sıklığı yüksek olan diyabet hastalarında kansere yakalanma riskinin, diyabet hastası olmayanlara oranla daha fazla olduğu belirtildi.

Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Endokrinoloji ve Metabolizma Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nilgün Güvener Demirağ, "Diyabet, diyabet tedavisi ve kanser" ile ilgili değerlendirmede bulundu.

Halk arasında şeker hastalığı olarak bilinen diyabetin ciddi bir sağlık sorunu olduğunu belirten Demirağ, 2010 yılı itibariyle Türkiye’de her 100 erişkinden 13’ünde diyabet görüldüğünü söyledi.

DiyabetDemirağ, bilim çevresinde diyabet ve kanser ilişkisinin de tartışılan konular arasına girdiğini ve bu konuda çeşitli araştırmalar yapıldığını ifade ederek, diyabet hastalarında, diyabeti olmayan aynı yaş ve cinsiyetteki kişilere kıyasla artmış kanser risklerinin tanımlandığını belirtti. Bu riskin çeşitli kanser türleri açısından da değişiklik gösterdiğine dikkat çeken Demirağ, "Pankreas kanserinde yüzde 50, kalın bağırsak kanserinde yüzde 30, mesane kanserinde yüzde 25, meme kanserinde yüzde 20 kanser görülme riskinde artış bildirilmiştir. Benzer şekilde, bilinen diyabeti olan hastalarda, artmış kanser görülme riskinin yanı sıra, var olan kansere bağlı ölüm yüzde 40 civarında daha fazladır" diye konuştu.

OBEZİTE VE İNSÜLİN DİRENCİNE DİKKAT

Dr. Demirağ, bilim insanlarının diyabette kanser riskinin ve mortalite (ölüm) oranının neden arttığına yönelik araştırmalar yaptığı belirterek, nedenler arasında obezitenin ve pankreastan salgılanan bir ve kan şekerini düşüren bir hormon olan "insülin"e direncin ilk sırada yer söyledi.

Kan şekerinin aşırı yükselmesi olarak tanımlanan "hiperglisemi"nin de diyabet ve kanser ilişkisinde ikinci önemli neden olduğuna dikkati çeken Demirağ, "Diyabetik hastalarda genellikle çok fazla tıbbi sorun bir arada olduğu için, bazen rutin taramalar aksayabiliyor. Bu nedenle gecikmiş taramalarda önemli bir neden olarak karşımıza çıkıyor" dedi.

Demirağ, bir diğer önemli nedenin de diyabet hastalarında varolan diğer hastalıklar nedeniyle kanser tedavisi komplikasyonlarının fazlalığı olduğunu anlattı.

Diyabete ilişkin kanser riskinde ve ölüm oranlarındaki artışta, diyabet tedavilerin de payı olabileceğine dikkati çeken Demirağ, "Tedavilerin etkileri incelendiğinde, tüm kanserler için yüksek doz insülin kullanımının riski arttırabileceği ve ’insülin direncinin ve hiperinsülineminin önlenmesinin’ en önemli prensip olması gerekir" diye konuştu.

İnsülin ihtiyacının en aza inmesi için kilo kontrolünün sağlanması, doğru beslenilmesi ve egzersize önem verilmesi gerektiğine işaret eden Demirağ, "Tüm tip şeker hastaları, uygun erken teşhis yöntemleriyle yakın takip edilmelidir. Halihazırda kanseri olan şeker hastalarının diyabet tedavileri, mutlaka bu durumları gözetilerek, titizlikle yeniden düzenlenmelidir" önerisinde bulundu.

Kaynak : Radikal

Bu yazı KanseriTedaviEt.com'da yayınlanmıştır - Şeker Hastalığı Kanser Riskini Artırıyor

Yazının devamı için tıklayın...

Tüm HaberlerTanı ve tedavi imkanlarının her geçen gün gelişmesine rağmen görülme sıklığı artan kanser tedavisinde, medikal tıbbın yanı sıra kontrolsüz kullanılan bitkisel ürünlerin ve vitamin takviyelerinin, kanseri önlemek, durdurmak yerine olası riskleri artırabildiği, tedavinin etkinliğini azaltabildiği ve komplikasyonlara neden olarak ciddi sonuçlara yol açabildiği bildirildi.


Uzmanlar, beta karotenin özellikle sigara içenlerde akciğer kanseri gelişimini önlemek yerine kolaylaştırdığını, tüm anti-oksidanların potansiyel olarak kemoterapi ve radyoterapinin etkisini azaltabildiğini, kalsiyum-magnezyum-potasyum ve çoğu zaman vitamin karışımları içeren minerallerin özellikle kemik metastazı olan veya kalsiyum yüksekliği bulunan hastalarda sakıncalı olabileceği uyarısında bulunuyor.

Isırgan otunun, kan pıhtılaşmasını sağlayan hücreler üzerindeki olumsuz etkisinin kemoterapi yan etkileri ile karışabildiği, aşırı sarımsak tüketiminin kanama problemine yol açabildiği için kemoterapi-radyoterapi alanlarda kullanılmaması gerektiğine dikkati çeken uzmanlar, japon eriğinin ölümcül kanamalara yol açabileceğinden kemoterapi ve radyoterapi etkisini azaltabildiğini belirtiyor. Meme ve rahim kanseri hastalarının soya ve ginseng'ten uzak durması gerekiyor.

Hacettepe Üniversitesi (HÜ) Onkoloji Enstitüsü Prevantif Onkoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. İsmail Çelik, bitkisel karışımlar ile vitamin takviyelerinin, kanser ve kanser tedavisi üzerine olumsuz etkileri olduğunu söyledi.

Kanserden korunmak için bir ilaç olmadığını, tütün kullanımı ya da pasif içicilik, yanlış beslenme, aşırı kilo, fizik aktivite eksikliği, güneş ışığı maruziyeti gibi etmenlerin kansere yol açtığını, bunlardan kaçınılarak kansere yakalanma riskinin ciddi oranda azaltılabileceğini vurgulayan Çelik, sağlıklı kişilerin gereksiz ilaç ve vitamin desteklerinden uzak durması, hasta olan kişilerin hekim bilgisi dahilinde ilaç kullanması gerektiğine işaret etti.

Çelik, vitamin takviyelerinin temel beslenme ögeleri arasında yer almadığını ve bunların kesinlikle “ilaç” olmadığını ifade ederek, ABD başta olmak üzere birçok ülkede vitamin takviyelerinin kullanımının arttığını söyledi. ABD'de saygın bir kurum olan FDA'nın (Food and Drug Administration, Besin ve İlaç Kurumu) bile bu tip ürünleri denetleyemediğini, onaylamadığını ve tehlikeli olabilecekleri konusunda uyarılarda bulunduğunu dile getiren Çelik, aynı etken maddeyi içeren ürünlerin birçok değişik ambalaj ve marka adı altında satılabildiğini ve içerdikleri miktarların üründen ürüne ya da markadan markaya farklılık gösterebildiğini söyledi.

Bitkisel karışım ve vitamin kapsülleri asla kullanılmamalı

Çelik, bu ürünlerin etki veya yan etkisi konusunda bilimsel olarak bir veri elde etmenin mümkün olmadığına dikkati çekerek, kanser tedavisi öncesinde, esnasında ve sonrasında bitkisel karışımlar-vitamin kapsüllerinin kullanımına “kesinlikle” izin verilmemesi gerektiğini belirtti.

İsmail Çelik, “Çünkü, bitkisel ürünlerde, içine karışmış toksik maddeler olabileceği gösterilmiştir. Bu ürünlerin saflığı ve güvenilirliği kuşkuludur. Özellikle aktarlardan elde edilen bitkisel ürünlerin, doğrudan doğadan toplanmış ve işlenmemiş olduğu unutulmamalıdır. Dolayısı ile bunlar 'steril' değildir, mantar sporları, çeşitli bakteriler içerebilirler. Kemoterapi altında enfeksiyon riski olan hastalar bu tür ürünleri tükettiklerinde temizlik kurallarına çok dikkat etmelidirler” uyarısında bulundu.

“Bu ürünlerin, kemoterapi ilaçlarının etkilerinde azalmaya yol açarak hastalığın etkin tedavisini sekteye uğrattığına” dikkati çeken Çelik, “Bu karışımların yan etkileri, kemoterapi yan etkisi zannedilip gereksiz doz azaltımına gidilebilmekte ve tedavinin eksik verilmesine neden olabilmektedir. Sıklıkla kanamaya yol açmaları nedeniyle kanserli hastalarda ciddi kanamalara ve ölüme neden olabilirler” diye konuştu.

HÜ Onkoloji Enstitüsü Prevantif Onkoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. İsmail Çelik'in verdiği bilgiye göre, antioksidanlar ve vitaminlerin olumsuz etkileri bulunuyor. Bunlar içinde yer alanlardan biri olan beta karoten tüketilmesi, özellikle sigara içenlerde akciğer kanseri gelişimini önlemek yerine kolaylaştırıyor. Sigara içenlerin kesinlikle B-karoten almaması gerekiyor.

Tüm antioksidanlar, potansiyel olarak kemoterapi ve radyoterapinin etkisini azaltabildiğinden tedavi altında antioksidan alınmaması isteniyor. Antioksidan kullanan 200 binden fazla hastanın katıldığı bir analizde, Vitamin A, E ve Beta-karoten kullananlarda ölüm riskinin daha çok olduğu gösteriliyor. Vitamin C ve selenyum için durum belirsizlik gösteriyor. Hekim takviyesi olmadan vitamin A ve E kullanılmaması gerekiyor.

Kalsiyum, magnezyum, potasyum ve çoğu zaman vitamin karışımları da içeren mineraller, özellikle kemik metastazı olan veya kalsiyum yüksekliği bulunan hastalarda sakıncalı olabiliyor. Halk arasında çok faydalı olarak bilinen ısırgan otu, yapılan gözlemlerde kan pıhtılaşmasını sağlayan hücreler üzerinde olumsuz etki yapabiliyor, bazı alerji yaratan ve toksik proteinler içerebiliyor. Karın ağrısı, ishal, ateşe yol açabiliyor. Bu bulgular da kemoterapi yan etkileri ile karışabiliyor.

Sarımsak aşırı tüketildiğinde veya yoğunlaştırılmış tabletler şeklinde alındığında kanama problemine yol açabiliyor, bazı antiviral ilaçların etkinliğini azaltabiliyor. “Kumadin” adlı ilaç kullanıldığında veya kemoterapi-radyoterapi alındığında sarımsak tüketilmemesi ya da hap olarak alınmaması öneriliyor. Çünkü, kemoterapinin etkinliğini azaltabiliyor.

Japon eriği ölümcül kanamaya neden olabilir

Japon eriği olarak bilinen Ginkgo Biloba, içeriği nedeniyle kanamaya eğilimi artırıyor. Özellikle kanı sulandıran ilaçları kullananlarda (Kumadin-Heparin) ölümcül kanamalar görülüyor. Üründe mevcut olan antioksidan özellikler kemoterapi ve radyoterapi etkisini azaltabilir. Bu ürün ayrıca karaciğerdeki bazı enzimleri etkileyerek, kanser ilaçlarının etkinliğinde azalma ya da yan etkilerinde artmaya yol açabiliyor ve antitümör-antibiotik alanların uzak durması gerekiyor. Kemoterapi ve radyoterapi sırasında Ginkgo kullanılmaması gerekiyor.

Bitkisel ürünler kanserden korumuyorKoni çiçeği, kirpi otu olarak bilinen Echinacea da karaciğerde yıkılan bazı ilaçların etkinliğini azaltabildiğinden kemoterapi ile birlikte alınması önerilmiyor. Iressa, tarceva, irinotecan, topotecan, siklofosfamid, etoposide, teniposide, taxol, docetaxel, vincristine, vinblastin ilaçlarını kullananların bu üründen kesinlikle uzak durması isteniyor.

Soya ve ginsengden uzak durmalı

Soya ürünleri ise içerdiği isoflavonların östrojenik hormonal etkisi nedeniyle meme ve rahim kanseri olan hastalarda zararlı olabiliyor. Soyada bulunan “genistein” adlı bir madde, tamoksifenin etkinliğini azaltabiliyor. Tamoksifen kullanan meme kanseri hastalarının soya ürünlerinden uzak durması gerekiyor. Soya ürünleri farmakolojik dozlarda bazı ilaçların emilim ve dağılımını da etkileyebiliyor.

Yeşil çayın tablet halinde yüksek dozlarda alınması, mide rahatsızlıklarına, ishale ve kramplara yol açabiliyor.

Bazı ginseng preparatlarında östrojenik maddeler olduğundan, meme ve rahim kanserli hastaların bunları kullanmaması gerekiyor. Ginseng, bazı ilaçların kan düzeyini azaltabiliyor, bazılarını da artırabiliyor. Iressa, tarceva, irinotecan, topotecan, siklofosfamid, etoposide, teniposide, taxol, docetaxel, vincristine, vinblastin alanların, ginsengden uzak durması gerekiyor.

Cüce palmiyenin, içerdiği hormonal maddelerden ötürü meme ve rahim kanseri hastalarının tüketmemesi gerekiyor. Tedavi için hormonal preparatlar alan meme kanserli hastalarının da tedavi etkileşimi olabileceğinden bu üründen uzak durması isteniyor.

Hipericum perforatum, binbirdelik otu da ilaç etkileşimlerinden dolayı kanser ilacının kan seviyelerini ve etkisini azaltabiliyor. Bunun dışında birçok ilacın etkisini azaltma ya da arttırma yönünde etki edebiliyor. Kemoterapi alan hastaların, bu ürünü kesinlikle kullanmaması gerekiyor.

Kedi otunun, “Tamoksifen kullananlar ve siklofosfamide, etoposide, teniposit” kullananlarca tüketilmemesi, ezan çiçeği ile gece mumu yağının serum proteinlerine bağlandığı için ilaç etkinliğini değiştirebildiğinden kemoterapi ile birlikte kullanılmaması gerekiyor.

Kaya koruğu, bazı kanser tedavisinde kullanılan ilaçların etkinliğini azalttığından kemoterapi ile alınmaması ve karaciğer sorunu olanlarca kullanılmaması isteniyor. Özellikle karaciğer toksisitesini arttırabiliyor. Yaban mersinini, kanama problemi olanların, kemoterapi-radyoterapi alanların, “kumadin” kullananların tüketmemesi gerekiyor.

Siyah üzüm çekirdeği, yüksek dozlarda alındığında bazı ilaçlarla etkileşebiliyor. Bu nedenle, “Iressa, tarceva, irinotecan, topotecan siklofosfamid, etoposide, teniposide, taxol, docetaxel, vincristine, vinblastin ve platin” kullananlarca alınmaması vurgulanıyor.

Köpekbalığı ve sığır kıkırdağı, kalsiyum yüksekliğine yol açabiliyor. Özellikle kemik metastazı olan hastalar ya da vit-D, kalsiyum kullanan hastalarda sakıncalı olabiliyor. Bulantı, kusma, mide rahatsızlığı, hipotansiyona ve alerjik reaksiyona yol açabiliyor. Sekiz farklı karışımdan oluşan Pc-Spes, içeriğinden ötürü östrojen ve diğer bazı maddelerle kontamine olabiliyor. Jinekomasti, libido azalması, mide rahatsızlıkları, kramplar, damar pıhtılaşması, ishal, kalp problemleri, sıcak basmasına yol açabiliyor. Pc-Spes'in herhangi bir amaçla kullanılmaması gerekiyor. Zakkum, mevcut hali ile kanser tedavisinde kullanılmamalıdır. Olumlu etki yaptığına dair bilimsel veri bulunmuyor.

Akupunkturun, doğrudan kanser tedavisinde yeri bulunmuyor. Vücuda bir iğne girmesi söz konusu olduğu için, kan ve pıhtılaşma hücreleri düşükken uygulamanın yapılmaması gerekiyor. Aromaterapi, masaj ve yoga, meditasyon ile egzersiz gibi yöntemlerde de kemik metastazı olan hastalarda kırıklara yol açabileceğinden dikkatli olunması tavsiye ediliyor.

Kaynak : Hürriyet

Bu yazı KanseriTedaviEt.com'da yayınlanmıştır - Kansere İyi Geldiği İddia Edilen Bitkisel İlaç ve Vitaminlerin Zararları

Yazının devamı için tıklayın...

Sebze ve Meyve Yemek Kanserden Korumuyor

KanseriTedaviEt.com | Çarşamba, Aralık 01, 2010 | 0 yorum »

Tüm Haberlerİngiltere'nin kansere yönelik en büyük yardım kuruluşu sebze ve meyve yemenin vücudu göğüs, prostat, bağırsak, akciğer kanseri ve diğer tümörlere karşı korumakta hiç etkili olmadığını ya da çok az etkili olduğunu açıkladı.

Oxford Üniversitesi'nden bilim adamlarının yaptığı araştırmanın bulgularına göre konuşan kuruluş kanserden korunmak isteyenlere zayıf kalmalarını, sigarayı bırakmalarını ve alkolü kesmelerini öneriyor.

Sebze-MeyveDaha önce 100 binden fazla insan üzerinde konu hakkında yapılan 10'dan fazla araştırmanın sonuçlarını da ele alan çalışmada en yaygın kanser türleri olan göğüs ve prostat kanserinde sebze ve meyve yemekle kanser riskinin azlığı arasında hemen hemen hiç ilişki bulunmadı.

Akciğer kanseri konusunda da ilişki zayıf ve tutarsız bulunurken ağız, gırtlak, mide ve bağırsak kanserlerinde de meyve sebze yemenin kanserden koruyuculuğuna dair bir kanıt elde edilemedi.

Kanser riskini azaltmak için yeşil gıdaların tüketilmesi gerektiği düşüncesi 70'lerin ortalarında çok popülerdi ve 90'lara kadar bu fikri destekleyen araştırmalar yayınlanmaya devam etmişti.

Araştırmanın başındaki Profesör Tim Key bu yanılgının önceki çalışmalardan izlenen deneklerin tamamen sağlıklı insanlar arasından seçilmesine bağlıyor ve bu seçimin sonuçları yanlış şekillendirdiğini düşünüyor.

Kaynak : ntvmsnbc

Bu yazı KanseriTedaviEt.com'da yayınlanmıştır - Sebze ve Meyve Yemek Kanserden Korumuyor

Yazının devamı için tıklayın...

Radyoaktif Madde ile Kemik Metastazlarında Ağrı Tedavisi

KanseriTedaviEt.com | Pazartesi, Kasım 29, 2010 | 0 yorum »

Tüm HaberlerKemik metastazlarında, bir süre sonra morfine bile direnç gösteren kanser ağrısı, radyoaktif madde ile azalıyor veya tamamen ortadan kalkıyor. Radyoterapi şansı bulunmayan hastalara, ağrı şikâyetinin başlamasıyla birlikte, diğer tedavi yöntemleriyle birlikte uygulanabilen yöntemle, hastanın yaşam kalitesi artıyor ve ömrü uzuyor.

Ankara Üniversitesi (AÜ) Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Özlem Küçük, meme, prostat, akciğer gibi birçok kanser türünde ileri evrede birden fazla kemikte metastaz geliştiğini ve ağrıya yol açtığını söyledi.

Kanser hücrelerinin kemiklere yayıldıktan sonra ortaya çıkan ağrının giderek şiddetini artırdığına dikkati çeken Küçük, ağrının hastanın yaşam kalitesini düşürdüğünü, psikolojik açıdan yıprattığını ve hasta yakınlarını çaresiz bıraktığını belirtti.

Küçük, ileri evre kanser hastalarında sadece bir-iki kemikte metastaz gelişmesi durumunda halk arasında ışın tedavisi olarak bilinen ''radyoterapi'' ile ağrının şiddetinin azaltılabildiğini ya da tamamen ortadan kaldırılabildiğini anlattı. Metastazın, tüm iskelet sistemine yayılması halinde ise ışın tedavisinin uygulanamadığını vurgulayan Küçük, radyoterapinin sağlam dokuların zarar görmemesi için sadece kanserli bölge ile sınırlı tutularak yapılabildiğini vurguladı.

Küçük, ''Metastaz, tüm vücuttaki kemiklerde yayılım gösterdiğinde, radyoterapi şansı kalmıyor. Çünkü diğer dokulara harabiyet vermemek için ışın tüm vücuda uygulanamıyor. Tüm vücudun radyasyon alması, hastanın ömrünü kısaltıyor'' diye konuştu.

Radyoterapinin özellikle kemik iliği, cilt altı, kas, bağ ve yağ dokusu ile cildin dış yüzeyine yan etkileri olduğuna ve sağlam dokuları öldürdüğüne dikkati çeken Küçük, hastanın cildinde yanıklar oluşabildiğini, kemik iliği fonksiyonu bozulduğu için kansızlık görülebildiğini, kanama riskinin arttığını ve enfeksiyon riskinin yükseldiğini söyledi.

Küçük, bu gibi nedenlerle ağrılı yaygın kemik metastazlarında radyoterapi yerine ''radyoaktif tedavi'' yapılabildiğini belirterek, ''Bu tedavi yöntemi ile radyoaktif maddenin sadece kemik metastazlarında tutulmasını sağlayarak hastanın ağrı şikâyetini yok etmeye çalışıyoruz'' dedi. Metastatik odaklarda kemik yapı ve yıkımı arasındaki dengenin bozuk olduğunu dile getiren Küçük, görüntüleme metotlarında da kemik yapım ve yıkımlarının belirlenebildiğini söyledi. Küçük, radyoaktif tedavinin, doğrudan damar yolundan yapıldığını ve kemik sintigrafisinde hastaya uygulanan yöntem ile hemen hemen aynı süreci içerdiğini anlattı.

RADYOAKTİF TEDAVİ NASIL YAPILIYOR?

RadyoterapiKüçük'ün verdiği bilgiye göre, ilk olarak hastaya elinden bir damar yolu açılıyor. Yatar pozisyondaki hastaya, radyoaktif madde açılan damar yolundan veriliyor. Farklı ışınları olan radyoaktif maddeler damar yoluyla hastaya verilerek, söz konusu maddelerin kemikte tutulması sağlanıyor. Işınların etkisiyle, metastatik alanların kaybolmaya başlıyor ve ölüyor. Bir bakıma, vücut içi radyoterapi uygulaması yapılıyor.

Tedavi ile hastanın ağrıları azalırken, bir bölümünde de tamamen yok oluyor. Tedavi günübirlik bir süreci kapsıyor. Yaklaşık 5 dakika içinde ilaç tüm vücuda dağılıyor. İşlemin tamamı 10 dakikadan daha uzun sürmüyor. Hasta, tedavi sonrasında hemen günlük yaşamına dönebiliyor. Tedavi, kemiklerde ağrı başladığı anda hekime başvurulduğunda uygulanabiliyor. Tedavinin uygulanmasından 2-3 gün sonra ağrı azalıyor ve yaklaşık 3-6 ay arasında bir daha ağrı şikâyeti olmuyor. Ağrı şikâyeti oldukça radyoaktif tedavi tekrar uygulanabiliyor. Radyoaktif tedavi, 18 yaşın altındakilere, gebelere, loğusalara uygulanamıyor.

YAŞAM SÜRESİ VE YAŞAM KALİTESİ ARTIYOR

Prof. Dr. Küçük, tedavi ile hastanın ''farklı odaklardaki görünebilen metastatik odaklarının yok olduğundan hem hastanın yaşam süresinin uzadığını hem de ağrının yok olmasıyla birlikte yaşam kalitesinin arttığını'' söyledi.

Uygulama ile çevre dokuların yan etkiye maruz kalmadığına, kemik iliğinde fonksiyon kaybının görülmediğine, olumsuz deri bulguları, kanama ya da enfeksiyon riskinin olmadığına işaret eden Küçük, tedavi süreci ve sonrasında hastaların genel sağlık durumlarının bozulmadığına dikkati çekti. Küçük, radyoaktif tedavi uygulaması sonrasında, sadece bir kısım hastada enjeksiyondan sonra ağrıda hafif artış olabildiğini ifade ederek, ''Tümör hücrelerinin ölmesine bağlı olan bu durum, hastanın tedaviye cevap vereceğine dair önemli bir gösterge'' dedi.

Kanser hastalarında uykunun kaliteli alınmasının çok önemli olduğunu, bunun vücut direncini artırdığını vurgulayan Küçük, radyoaktif tedavi sonrasında hastaların uyku problemlerinin çözümlendiğini, ağrı hissetmediklerinden derin uykuya dalabildiklerini söyledi.

MORFİN BİLE ETKİ ETMİYOR

Küçük, şiddetli ağrı hisseden hastalara zaman içinde kuvvet gücü yüksek ağrı kesicilerin verildiğini, ancak hastaların bir süre sonra ağrı kesiciye bağımlı hale geldiğini ifade ederek, ''En kötüsü en yüksek ağrı kesici olan morfin bile, ilerleyen dönemde hastalara kar etmemeye başlıyor. Çünkü sürekli ağrı kesici kullanan ve ağrı arttıkça içeriği ağırlaşan ağrı kesicilere karşı bir süre sonra bağışıklık kazanılıyor ve yeterli gelmemeye başlıyor. Bu kişiler, yaşamlarının son dönemlerinde morfine bağımlı hale geliyor ve bu da yeterli gelmemeye başlıyor'' diye konuştu.

Radyoaktif tedavinin, kemoterapi, radyoterapi gibi diğer kanser tedavi yöntemleri ile birlikte yapılabildiğini vurgulayan Küçük, ''Kesinlikle, diğer tedavilerin uygulanmasına bir engel değil'' dedi.

Radyoaktif tedavinin bir ekip işi olduğunu vurgulayan Küçük, hastanın mutlaka klinik takibini üstlenen hekim ile nükleer tıp ve radyasyon onkologundan oluşan bir ekip tarafından değerlendirilmesi ve tedavinin bu alanda uzmanlaşmış hekim ve merkezlerde uygulanması gerektiğini söyledi. Küçük, radyoaktif tedavinin Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tarafından geri ödeme kapsamında olduğunu belirterek, üniversitelerinde bugüne kadar yaklaşık 500 hastaya uyguladıklarını belirtti.

MEME VE PROSTAT KANSERİNDE BAŞARI ORANI YÜKSEK

Tedavinin özellikle ileri evre yaygın kemik metastazı olan hastalarda çok olumlu sonuçlar verdiğini anlatan Küçük, ''Prostat ve meme kanseri hastalarında radyoaktif tedavi sonrasında ağrı tamamen bitebiliyor. Hastanın hiçbir şekilde ağrı kesici alması gerekmiyor, normal yaşamını sürdürebiliyor'' diye konuştu.

Kaynak : ntvmsnc

Bu yazı KanseriTedaviEt.com'da yayınlanmıştır - Radyoaktif Madde ile Kemik Metastazlarında Ağrı Tedavisi

Yazının devamı için tıklayın...

Cilt KanseriCalifornia Üniversitesi ve Peter MacCallum Kanser Merkezinin ortaklaşa gerçekleştirdiği çalışma, kötü huylu deri kanseri olan melanomun yeni üretilen PLX4032 kod aklı kanser ilacına karşı geliştirdiği iki farklı direnç mekanizmasını ortaya çıkardı. Broad Enstitüsü’ndeki bir diğer ekipse üçüncü bir mekanizmanın daha var olduğunu keşfetti.

PLX4032, BRAF adlı gendeki bir mutasyona bağlı gelişen tümör hücrelerini hedef alan bir ilaç sınıfına ait. BRAF geniyle ifade edilen bir protein, hücre büyümesini düzenleyen sinyaller yolluyor. Gen üzerinde meydana gelen mutasyon proteinin fonksiyonunu etkileyerek aralarında melanomun da bulunduğu bir çok kanseri tetikliyor. Bu mutasyon melanom hastalarının yüzde 50 ila 60’ında tespit edilmiş durumda.

Genetik mutasyona sahip hastaların yüzde 80’i PLX4032’ye cevap vermişler fakat olumlu gelişen etkinin süresi genellikle 7 ila 10 ay arasında sürmüş. Çalışma ekibinden Dr. Roger Lo, buradaki temel noktanın hastalığın nüksetmesi sırasında gerçekte ne olduğunu anlamaya dayandığını belirtiyor.

Ekip PLX4032 ile tedavi sürecine giren hastaların tümör hücreleri üzerinde ilaç uygulanması öncesi ve sonrasına ilişkin incelemeler gerçekleştirmişler. Lo, böylece kanserin nasıl bir yöntem geliştirdiğini anlamayı umduklarını söylüyor. Bulgularsa PLX4032’nin etki süresini uzatacak bir ilaç kokteylinin kullanılmasının gerekebileceğine işaret ediyor.

Cilt Kanseri Melanom
Deneyler sırasında, bazı hastalarda kanserin kendi hücreleri dışına çok fazla protein yığarak ilaçtan kurtulmayı başardığını farketmişler. Bazı durumlardaysa NRAS olarak adlandırılan bir gende meydana gelen bir mutasyon sayesinde kanserin, BRAF mutasyonu üzerine kısa devre yaparak ilacı etkisiz kıldığı anlaşılmış. Bu iki mekanizma direnç gelişen vakaların yüzde 40’ını oluşturduğundan farklı mekanizmaların olması gerektiği de akıllara geliyor.

Farklı bir çalışmanın yürütüldüğü Broad Enstitüsü’nden Levi Garraway de aynı ilacın kullanıldığı bazı hastalarda direncin COT adlı kanser geni tarafından geliştirildiğini saptamış. Melanoma sahip olan hastalarda COT geni tarafından ifade edilmiş olan artan protein katmanlarına rastlanmış.

Araştırmacılar kanser hücrelerinin geliştirdiği farklı kaçış noktalarına yönelik farklı ilaçların biraraya getirildiği ilaç kokteyllerini şimdilik en uygun çözüm gibi görüyorlar.

Kaynak : veteknoloji.com

Bu yazı KanseriTedaviEt.com'da yayınlanmıştır - Cilt Kanseri Melanom, PLX4032 Kod Adlı Kanser İlacına Nasıl Direniyor ?

Yazının devamı için tıklayın...

Aspirin Kolon Kanseri Riskini Azaltıyor

KanseriTedaviEt.com | Pazartesi, Kasım 29, 2010 | 0 yorum »

Kalın Bağırsak KanseriAspirin kalp krizinden sonra kanser riskini de azaltıyor. Oxford’lu bilim adamları her gün alınan 75 miligramlık bir aspirinin kolon kanseri riskini azalttığını belirledi: 45 yaşından sonra her gün bir aspirin kanser riskini azaltıyor...

Oxford Üniversitesi’nin yapmış olduğu ve Lancet bilim dergisinde yayımlanan araştırmada 5 yıl süreyle aspirin alanların bağırsak kanseri riski dörtte bir oranında ve bu hastalıktan kaynaklanan ölümlerin sayısının da üçte bir oranında azaldığı sonucuna ulaşıldı.

Aspirin Kolon Kanseri Riskini Azaltıyorİngiltere’de Kraliyet Tıp Kurumu’nun düzenlemiş olduğu bir konferansta konuşan Oxford Üniversitesi nörologlarından Dr. Peter Rothwell, her gün bir aspirin aldığını ve 5 ile 10 yıl içerisinde doktorların orta yaş ve üzerindeki insanlara aspirini sadece damardaki faydalarından dolayı değil, kanseri önlemek için de tavsiye edeceğini açıkladı.

Rothwell, şu anda aspirinin başka hangi tür kanserlere faydalı olduğunun araştırıldığını ve yine de aspirinin günlük alımının tamamen kişinin kendi tercihine bırakılması gerektiğini söyledi. Aspirin konusundaki gelişmeleri yakından takip eden New Castle Üniversitesi’nden genetikçi Sir John Burn ise, aspirin kullanımını bütün insanlara tavsiye edilirse, aspirinin neden olduğu mide ve bağırsak kanaması gibi yan etkileriyle karşılaşma oranının da yükseleceğine dikkat çekti.

Kaynak : Habertürk

Bu yazı KanseriTedaviEt.com'da yayınlanmıştır - Aspirin Kolon Kanseri Riskini Azaltıyor

Yazının devamı için tıklayın...

Bilgisayarlı Tomografi Akciğer Kanserinin Teşhisinde Daha Etkili

KanseriTedaviEt.com | Çarşamba, Kasım 24, 2010 | 0 yorum »

Akciğer KanseriSigara tüketiminin neden olduğu akciğer kanseri tüm dünyada bir numaralı ölüm nedenlerinden biri. Akciğer kanserine yakalananların büyük ölümü, kısa sürede hayatını kaybediyor. Çoğu gelişmekte olan ülkelerde olmak üzere her yıl dünyada sigara tüketimine bağlı olarak ölenlerin sayısının 5 milyon olduğu tahmin ediliyor. Amerika’da yapılan yeni bir araştırma ise, akciğer röntgeni yerine bilgisayarlı tomografi cihazıyla akciğer kanserinin daha iyi teşhis edilebileceğini gösterdi.

Akciğer kanserine yakalananların büyük çoğunluğunun ölmesinin nedeni hastalığın erken aşamada teşhisinin zor olması. Ulusal Kanser Enstitüsü’nün yaptığı bir araştırmaya göre, düşük dozlu tomografi taraması, akciğer kanseri yüzünden meydana gelen ölümleri yüzde 20 oranında azaltıyor. Üç boyutlu görüntü alan tomografi cihazı akciğerlerin tam görüntüsünü ortaya koyabiliyor. Böylece tümörler ameliyatla alınacak kadar küçükken tespit ediliyor. Washington’daki Georgetown Üniversitesi Lombardi Kanser Merkezi’nden uzman Doktor Claudine Isaacs şöyle konuşuyor: ”Araştırma hakkında çok iyimseriz. Çok büyük ve güvenilir bir araştırma. Araştırma kapsamında göğüs röntgeni yerine tomografisi çekilen 53 bin kişinin durumu incelendi.”

TomografiAraştırmaya Amerika’daki 33 bölgeden çok sigara içen ya da sigarayı bırakan orta yaşlı ve yaşlı erkek ve kadınlar katıldı. Bu kişilerin bin 800’ü Geoergetown Lombardi Kanser Merkezi’nde araştırmaya katıldı. Üç yıl boyunca katılımcıların ya bilgisayarlı akciğer tomografisi ya da göğüs röntgeni çekildi. Akciğer kanserine yakalanıp yakalanmadıkları beş yıl boyunca izlendi. Doktor Isaacs, tomografik tarama rutin hale getirilirse çok sayıda hayat kurtarılacağını söylüyor.

Ancak pahalı olan tomografik tarama Amerika’da birçok sağlık sigortası tarafından karşılanmıyor. Gelişmekte olan ülkelerdeyse maliyetin yüksekliği daha büyük bir sorun. Bir başka kaygı kaynağı da radyasyon. Tomografi, düşük dozda da olsa röntgen cihazından 15 kat fazla radyasyon yayıyor. Doktor Isaacs tomografide kanser olmayan başka anormalliklerin de ortaya çıkabileceğini, bunun gereksiz ameliyatlara yol açacağını söylüyor. Dr. Isaacs, ”Bilgisayarlı tomografi taramasında yüzde 25 oranında hatalı sonuç alma riski var. Bu da daha ileri tarama tetkiklerine ve bazen de gereksiz biyopsi ve cerrahi müdahaleye yol açıyor,” diyor.

Bazı uzmanlarsa sigara kullananların kansere yakalansalar bile tomografi taramasının hayatlarını kurtaracağını düşünerek bu alışkanlıklarından vazgeçmeyebileceğini düşünüyor.

Kaynak : Voanews Türkçe

Bu yazı KanseriTedaviEt.com'da yayınlanmıştır - Bilgisayarlı Tomografi Akciğer Kanserinin Teşhisinde Daha Etkili

Yazının devamı için tıklayın...

Birkaç Haftadan Uzun Süren Öksürükler Kanser Habercisi Olabilir

KanseriTedaviEt.com | Çarşamba, Kasım 24, 2010 | 0 yorum »

Akciğer KanseriSağlık uzmanlarına göre, iyileşmeyen öksürükler daha ciddi hastalıkların habercisi olabilir.

Birleşik Krallık Eczacılar Odası'ndan uzmanlar uzun süren öksürüklerin kronik göğüs hastalığı ve hatta kanser işareti olabileceğini söylüyor.


Hastalığı erken teşhis etmenin, tedavi ihtimalini artıracağına dikkat çekiliyor.

Bu çerçevede, eczacılardan devam eden öksürüğü olan hastaları doktora yönlendirmeleri istendi.

'Yorgunluk ve nefes darlığına dikkat'

Kış ÖksürükleriKış aylarında milyonlarca kişi enfeksiyon kaynaklı göğüs rahatsızlığı yaşıyor ancak bu rahatsızlıkların çoğu birkaç gün ya da hafta içerisinde iyileşiyor.

Ancak Birleşik Krallık Eczacılar Odası'na göre bu rahatsızlıklardan bir kısmı akciğer kanserinin erken belirtileri olabilir.

Birkaç haftadan uzun süren, yorgunluk ve nefes darlığının da yaşandığı öksürükler doktor tarafından görülmeli.

Eczacılar Odası'nın yönetim kurulu üyelerinden Graham Phillips yaptığı açıklamada, "bir sürü kişi öksürük ilacı alıyor ya da yorgun hissettikleri için demir hapı kullanıyor" dedi ve "eğer nezle ve grip benzeri belirtiler bir türlü geçmiyorsa, sesiniz kısılıyor ya da yorgun hissediyorsanız, reçetesiz satılan ilaçları almak yerine eczacınıza danışın" diye ekledi.

Erken teşhis kritik

Akciğer kanserinin tedavisinin önündeki en büyük zorluk, belirtiler ortaya çıktığında hastalığın ilerlemiş olması.

Roy Castle Akciğer Kanseri Vakfı'nın yaptığı bir araştırmaya göre, ankete katılanların yalnızca üçte biri öksürükle akciğer kanseri arasında bir ilişki olduğunu düşünüyor.

Devam eden öksürüğü endişe verici bulanların oranı ise % 11.

Vakfın yöneticilerinden doktor Jesme Fox, kampanyanın erken teşhisi yaygınlaştırıp, daha fazla hayatın kurtarılabilmesini sağlayacağını söylüyor.

Kaynak : BBC Türkçe

Bu yazı KanseriTedaviEt.com'da yayınlanmıştır - Birkaç Haftadan Uzun Süren Öksürükler Kanser Habercisi Olabilir

Yazının devamı için tıklayın...

Okyanusta Yaşayan Symploca İsimli Bakteri Kansere Umut Olabilir

KanseriTedaviEt.com | Çarşamba, Kasım 24, 2010 | 0 yorum »

Tüm HaberlerFlorida Üniversitesi’nden Prof. Luesch’in okyanusta keşfettiği bir bakteri türünün kanser hücresini birkaç saat içinde yok etmesi amansız hastalığın tedavi umutlarını artırdı. Bu bakteriden geliştirilen ilaç FDA tarafından onaylanırsa 10 yıl içinde kanserin kökü kazınabilecek.

Amerikan Newsweek dergisi son sayısında deniz tabanında yaşayan bir bakterinin kansere karşı umut olduğunu haber yaptı. Dergiye göre hem tuzlu ve hem de tatlı suda görülen Siyanobakteri (Cyanobacteria) ailesini 1997 yılından beri inceleyen Florida Üniversitesi Tıbbi Kimya Profesörü Hendrik Luesch (40) bu aileye ait en son keşfettiği bakteri türü tıpta devrim yaratacak nitelikte.

Okyanusta Yaşayan Symploca İsimli Bakteri Kansere Umut OlabilirSiyanobakteri familyasından Symploca adındaki bakteri tümörleri yok eden bir toksin yayıyor. Symploca’yı kolon, kemik ve göğüs kanseri hücreleri üzerinde uygulayan Luesch, birkaç saat içerisinde kanserli hücrelerin büzüşerek öldüğünü, sağlıklı hücrelerin ise hiç bir zarar görmediğini gözlemledi. FDA (Amerikan Gıda ve İlaç Kurumu) bu bakteri kullanılarak üretilen ilacı onaylarsa, 10 yıl içinde birçok kanser hastalığına çare olabilecek olan ilaç eczanelerdeki yerini alacak.

Alternatif bir ezcane gibi

ABD Ulusal Kanser Enstitüsü Doğal Ürünler Dairesi Şefi David Newman bugün kullanımda olan ilaçların yüzde 60’ı doğadan ya da doğayı taklit ederek yapıldığını ve 30’un üzerinde araştırma ekibinin okyanustan elde edilmiş bileşikleri kanser, Alzheimer, Parkinson, sıtma, diyabet, depresyon ve astım gibi hastalıkların tedavisi için test ettiğini açıkladı. Doğadan ve özellikle denizden elde edilen kimyasallarla üretilen birçok ilaç bulunuyor.

- Kolestrol düşürücü bir ilaç olan Lipitor’un içeriğinde, kırmızı mayalı pirinçten elde edilmiş özütler bulunuyor.

- Madagaskar’daki bir deniz salyangozu ise Lösemi tedavisinde kullanılabilen bir kimyasal salgılıyor.

- Geçen yıl İsrailli bilimadamları, bir deniz süngerinin ölümcül mantar enfeksiyonuna karşı etkili olan bir antibiyotik içerdiğini keşfetti.

- Kızıl Deniz’deki mercanlarda cilt kanserine iyi gelen bir madde bulundu.

- FDA tarafından onaylanmış ve bir tür kemoterapi ilacı olan Trabectedin ise, denizlerde yaşayan Tulumlular hayvanının kimyevi analizinden sonra üretilebildi.

Okyanustaki yaşamı inceleyerek elde edilebilecek ilaçların bugünkü ilaç çeşitliliğini en az 10 kat artıracağı tahmin ediliyor.

Kaynak : Habertürk

Bu yazı KanseriTedaviEt.com'da yayınlanmıştır - Okyanusta Yaşayan Symploca İsimli Bakteri Kansere Umut Olabilir

Yazının devamı için tıklayın...

Biyopsi İçin Yeni Bir İğne Geliştirildi

KanseriTedaviEt.com | Pazartesi, Kasım 22, 2010 | 0 yorum »

Tüm HaberlerBiyopsi, kanser için en kesin sonucu ortaya koyan teşhis yöntemlerinin başında geliyor. Bu da genellikle bir iğneyle kanserli olduğu düşünülen dokuya girilerek, buradan hücre toplanması şeklinde gerçekleştirilen bir işlem. Artık oldukça basit bir işlem haline gelmiş olmasına karşın biyopsinin potansiyel tehlike barındırıyor olduğu fikri tam olarak göz ardı edilebilmiş değil.

Bazı kişilere göre, kanserli bir dokuyu iğne ile deşmek mevcut kötü huylu hücreleri yerinden oynatarak vücudun başka noktalarına yayılmalarına neden olabiliyor. Hücreler de gittikleri noktalarda ikincil kanserler meydana getirebiliyor.

Yeni Biyopsi İğnesiStokholm'de bulunan Karolinska Enstitüsü'nden Hans Wiksell, bu potansiyel tehlikeye karşı yeni bir çözüm üretmiş gibi. Hücre toplamak üzere girdiği dokudaki geçtiği noktaları sonrasında sterilize eden bir iğne geliştirmiş. Giriş ve toplama esnasında standart bir benzeri gibi hareket eden bu iğne, dokudan ayrılırken üzerinde bulunan minyatür bir ivmeölçer ile bunu saptayabiliyor ve bir bilgisayara iletiyor. Bilgisayar bu bilgiyi aldığı anda iğneye radyo sinyalleri göndererek ısınmasını sağlıyor ve hemen çevresini saran dokuyu adeta dağlayarak tahrip ediyor. Kulağa biraz zalimce gelse de mikro ölçekte gerçekleşen işlem sayesinde yerinden oynatılan hücrelerin çevreye yayılması büyük oranda önlenmiş oluyor. İğnenin topladığı hücreler işlem sırasında korunaklı, özel bir bölgede tutulduğundan bu sıcaklıktan etkilenmiyorlar.

Buluşunun ne derece başarılı olduğunu görmek için Dr. Wiksell, göğüs kanserine sahip 88 hastadan örnek toplamış. Bunlardan 57'sinde standart iğne, 31'inde ise yeni icadını kullanmış. Standart iğnenin kullanıldığı hastaların yüzde 77'sinde, iğnenin saplandığı yerden sızan kanda kanser hücreleri tespit edilmiş. bu oran yeni iğneyle biyopsi yapılan hastalarda ise sadece yüzde üç seviyesinde kalmış. Üstelik bu yüzde üçlük dilimdeki sızan kanda bulunan kanser hücrelerinin de iğne sıcaklığına bağlı olarak bozuldukları ve yeni bir kanser dokusu meydana getirecek özelliklerini yitirdikleri tespit edilmiş.

Parçalanan tümörlerin yeni kanserlere yol açacağı henüz kesin bir yargı olmamasına karşın, yeni buluş hiç şüphesiz daha sağlıklı ve tercih edilir bir seçenek sunuyor.

Kaynak : ntvmsnbc

Bu yazı KanseriTedaviEt.com'da yayınlanmıştır - Biyopsi İçin Yeni Bir İğne Geliştirildi

Yazının devamı için tıklayın...

Soya Ürünleri Meme Kanseri Riskini Artırır mı?

KanseriTedaviEt.com | Pazartesi, Kasım 22, 2010 | 0 yorum »

Meme KanseriSoya izoflavonlarının östrojen hormonu benzeri etkisi nedeniyle meme kanseri (östrojene bağlı) riskini artırıp artırmayacağı yönünde ciddi endişe var. Endişelerin kaynağı, deneysel koşullarda laboratuarda ve deney hayvanı çalışmalarında kanser hücrelerinin gelişimini artırması. Bu konuda yürütülmüş çok sayıda araştırmanın yanı sıra deneysel ve klinik sonuçları değerlendiren yayınlar bulunuyor.

Öncelikle soya ürünlerini sık olarak tüketen Uzakdoğu toplumlarında yürütülen saha çalışmalarında soya ürünlerinin kanser gelişimiyle herhangi bir ilişkisi bulunmadığı, hatta aksine kanser gelişimini engellediği sonucuna varılmış.

Batı ülkelerinde menopoz dönemindeki meme kanseri hastalarında tedavinin ardından soya ürünlerinin verilmesiyle meme kanserinin yeniden aktive olması gibi bir durumla karşılaşılmadığı bildiriliyor. Deneysel sonuçlarla insanlar üzerinde gözlenen sonuçlar arasındaki farklılık hala net olarak bu endişeleri giderebilmiş değil. Peki bu sonuçlardan çıkarılacak yorum ne olabilir?

KEMİK ERİMESİNE KARŞI ETKİLİ

Kanımca, öncelikle bitkisel ürünlerin vücutta büyük değişim geçirerek emildiği dikkate alınmalı. Geçen hafta da belirttiğim üzere, izoflavonlar kalın bağırsaktaki mikroorganizmalar tarafından yapısal değişikliğe uğratılarak (ekuol) emiliyor. Halbuki deneysel çalışmalar doğrudan değişime uğramamış izoflavonlarla yürütülüyor. Dolayısıyla mevcut bulgulara göre deneysel sonuçlara dayandırılan bu endişelerin insanlar için geçerli olmadığı görülüyor.

Batı ülkelerinde yürütülen dört yıl süreli bir klinik çalışmanın sonuçları bu yıl sonunda alınacak. Uzun süreli bu çalışmanın sonuçlarının bu konuda daha aydınlatıcı olacağını umuyorum.

Soya Fasulyesi
Geçen hafta soya fasulyesinden elde edilen izoflavonlarının menopoz döneminde kadınlarda kemik erimesi ve kemik kırılması riski üzerindeki etkisinden bahsetmiştik. Deneysel bulgular sadece soya izoflavonlarının değil, soya proteinlerinin de kemik erimesinde yararlı olabileceğini gösteriyor. Yayımlanan bir çalışmada sıçanlara (rahmi alınmış ve alınmamış iki ayrı grup halinde) ağız yoluyla insanların günlük beslenmesinde yer alan soya proteini, buğday proteini ve pirinç proteini gibi bazı bitkisel proteinlerle kesilmiş süt suyundaki proteinler (peyniraltı suyu) iki hafta boyunca uygulanmış.

Süre sonunda hayvanların incik kemiğinde kemik mineral yoğunluğundaki değişimin yanı sıra sonuçlar tomografiyle izlenmiş. Çalışma sonucunda soya proteini ve kesilmiş süt suyu proteini verilmesiyle kemik mineral yoğunluğunda belirgin artış sağlanırken buğday ve pirinç proteinlerinin belirgin bir etkisi bulunmadığı bildiriliyor.

Ancak soya proteini ve peyniraltı suyu farklı şekillerde etki ediyor. Soya proteinlerinin de soya izoflavonları gibi kalsiyum metabolizması üzerinde etkisi bulunmuyor, östrojen hormonu eksikliğinin kemiklerde yol açtığı mineral kaybını engelliyor. Buna karşılık peyniraltı suyu kalsiyum emilimini artırarak kemik mineral yoğunluğunu koruyor.

AYNI BİLEŞİK NOHUTTA DA VAR

Peki bu deneylerin sonuçlarını nasıl değerlendirebiliriz? Öncelikle kemik kaybının önlenmesine yönelik önlemlerin gençlik döneminde alınması gerekir. Yani genç kadınların soya ürünleri ve peyniraltı suyu içeren ürünleri sistemli olarak kullanması menopoz dönemini daha rahat geçirmelerini sağlayabilecektir. Menopoz döneminde ise kemik mineral yoğunluğunun desteklenmesi amacıyla bu ürünlerin kullanılması yararlı olacaktır.

Diğer yandan izoflavonların zayıf bir östrojenik etkisi (kadınlık hormonu benzeri etkisi) bulunmaktadır (fitoöstrojen). Dolayısıyla vücudunda östrojen hormonu üretilen genç ya da henüz menopoza girmemiş kadınlarda izoflavonlar östrojen hormonuyla yarışarak hormonun etki göstereceği kısımlara (reseptör) bağlanır ve bağlanacak yer bulamayan hormon ise karaciğerde parçalanır. Bu suretle, soya izoflavonları adet dönemlerinde hormon salınmasına bağlı olarak görülen sıkıntıların hafifletilmesinde yararlı olabilmektedir. İzoflavonların kaynağı sadece soya fasulyesi değil. Nohut, kırmızı yonca gibi bitkilerde de bu tip bileşikler bulunmaktadır.

Prof. Dr. Erdem Yeşilada

Kaynak : Star

Bu yazı KanseriTedaviEt.com'da yayınlanmıştır - Soya Ürünleri Meme Kanseri Riskini Artırır mı?

Yazının devamı için tıklayın...

Köpekbalığı Eti ve Ürünleri Kansere Karşı Etkili Değil !

KanseriTedaviEt.com | Pazartesi, Kasım 22, 2010 | 0 yorum »

Tüm HaberlerKöpekbalığının kansere yakalanmayan tek canlı olduğu ve bu nedenle köpekbalığından elde edilecek kıkırdak, karaciğer yağı gibi ürünlerin de kansere karşı koruyucu olduğuna inananlara onkologlardan yanıt geldi: “Hiçbir bilimsel dayanağı yok, kansere karşı etkili değil.”

Son günlerde kanser hastalarının yeni gündemini köpekbalığı eti ve ürünlerinin kanserde etkili olup olmadığı konusu oluşturuyor. Kimi hastaların doktorlarından bilgi alma talebi, kimilerininse balıkçılardan köpek balığı siparişlerinin artmasına yol açan, özellikle Ak Parti milletvekili Kürşat Tüzmen’in cilt kanserini yenmek için köpek balığı eti yediğini söylemesi üzerine artan tartışmalarını uzmanlar değerlendirdi:

‘Bilimsel dayanağı yok’

Köpekbalığı Eti ve Ürünleri Kansere Karşı Etkili Değil !- Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Gökhan Demir: “Hiç alakası yok. Tamamıyla ‘köpek balıklarında kanser oluşmuyor’ inanışıyla ortaya çıkan bir efsane. Bu spekülasyon köpek balığı kıkırdağının etkili olduğu söylemiyle başladı. Bu ürün ABD’de onay aldı. Şimdi de köpek balığının karaciğeri ve karaciğer yağının etkili olduğu iddialarıyla devam ediyor. Bu ürünlerin hiçbirinin destekleyici olmak yanında ki, o da tartışılır, hiçbir yararı yok. Hastalarımız son dönemde sürekli bunu soruyor. Onlara da söylüyorum bu ürünlerin hiçbir bilimsel dayanağı yok. Bu ürünlerin kanser hücreleri üzerinde etkinliğiyle ilgili klinik olarak gösterilmiş hiçbir kanıt yok.”

‘Etkisi kanıtlanmadı’

- 19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı Başkanı İdris Yücel: “Köpek balığıyla ilgili bu konular daha önce de gündeme geldi. O dönemde ABD’de kanserle uğraşan ciddi kurumlarca araştırıldı ve hala etkisi olduğu kanıtlanmadı. Yardımcı tıp anlamında bu ürünler kullanılıyor ama bilimsel olarak herhangi bir kanser türünü iyi ettiği ispatlanmadı. Kanıta dayalı tıbba göre tedavi edici özelliği bulunmuyor. Tüzmen’in de hastalığıyla ilgili cerrahi ve onkolojik tedavileri kesinlikle yapılmıştır. Kanımca kendisine yapılan tedavilerle iyileşmiştir.”

Kansere karşı etkili diyenlerin iddiaları neler?

- Köpekbalığı karaciğeri, kemik iliğinde ve anne sütünde doğal olarak bulunan “Alkilgliserol” maddesi içeriyor. Bu nedenle köpek balıkları doğada hiç kanser olmayan ender canlılardan.
- Köpekbalığı kıkırdağı, hastalıklarla savaşmak için bağışıklık sistemini canlandıran belirli proteinler içerir.
- Köpekbalığının kıkırdağındaki aktif madde direkt tümöre etkili değil ancak yeni kılcal damarlarla beslenmesini ve büyümesini durdurabiliyor.

Kaynak : Milliyet

Bu yazı KanseriTedaviEt.com'da yayınlanmıştır - Köpekbalığı Eti ve Ürünleri Kansere Karşı Etkili Değil !

Yazının devamı için tıklayın...

Kanser Tedavisine Yardımcı Olan Bitkiler Nelerdir ?

KanseriTedaviEt.com | Pazartesi, Kasım 22, 2010 | 0 yorum »

TavsiyelerEge Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Canfeza Sezgin, kaleme aldığı ''Hangi Kansere Hangi Bitki?'' adlı kitabıyla farklı kanser türlerine karşı bitkilerden nasıl yararlanılabileceğini anlattı.

Bugün kullanılan ilaçların önemli bir kısmının doğal ürünlerden geliştirildiğini ifade eden Sezgin, çalışmalarda doğal ürünler içindeki çeşitli maddelerin kansere karşı etkinliklerini değerlendirildiğini ve etkili olan maddeler ayrıştırılarak, ilaç geliştirme safhasına alındığını belirtti.

Kanser tedavisinin, şifalı bitkilerin tıbbi tedavi amacıyla kullanılması yoluyla yapılmasının hiçbir bilimsel fitoterapi (bitkilerle tedavi) otoritesi tarafından kabul edilmediğine dikkati çeken Sezgin, ancak yayımlanan makale ve araştırmalarda, fitoterapik ürünlerin, kemoterapi, hormonal tedavi veya radyoterapi gibi kanser tedavilerinin yanında kullanıldığının belirtildiğini anlattı.

Peki hangi kansere karşı hangi bitki etkili? Kitapta yer alan bilgilerden birkaç başlık;

Aloe Vera• Aloe veranın, hücre, hayvan ve insan çalışmalarında bağışıklık sistemini düzenleyici etkilerinin bulunması nedeniyle cilt kanserlerinden korunmada yararlı olabileceği düşünülüyor.

• Arı poleni, akciğer, beyin, kalın bağırsak, lösemi, malign, melanom, meme ve prostat kanserinde etkili. Ayrıca akciğer kanserine karşı koruyucu.

• Biberiye, akciğer, cilt, kalın bağırsak, lösemi ve meme kanserine karşı koruyucu.

• Karayılan otu, prostat kanserinin tedavisinde etkili.

• Brokoli, idrar yolları ve idrar torbası, kalın bağırsak ve meme kanserleri ile mücadelede etkili aynı zamanda bu kanserlere karşı da koruyucu.

• Buğday çimi, meme kanserinde etkili.

• Cezayir menekşesi, çeşitli organ kanserleri, lenfoma ve löseminin tedavisinde yardımcı. (Ancak, doktor kontrolü dışında kullanılmaması gerekir. Zararlı yan etkiler yapabildiği unutulmamalı)

• Çemenotu, kalın bağırsak, karın zarı, kemik, lösemi, meme kanserinin tedavisinde etkili.

• Çörekotu, akciğer, baş-boyun, kalınbağırsak, karaciğer, karın zarı, lösemi, lenfoma, meme, pankreas, prostat, yumuşak doku kanserlerinin tedavisinde yardımcı.

• Devedikeni, akciğer, baş-boyun, idrar yolları ve idrar torbası, kalın bağırsak, prostat kanserine karşı etkili.

• Dut, kanser hastalarına destek gıda olarak dikkati çekiyor. Beyaz, kara ve kırmızı dut, yüzyıllardır geleneksel Çin ve Japon tıbbında kullanılıyor.

• Ekinezya, kalın bağırsak ve pankreas kanserinde etkili.

• Greyfurt, kansere karşı koruyucu etkisi var. Ancak son yıllarda yeni anlaşılan greyfurt-ilaç etkileşimleri unutulmamalı.

• Isırganotu, prostat kanserinde etkili.

• Karahindiba, kalınbağırsak, karaciğer, lösemi, malign melanom, meme ve rahim kanserinin tedavisinde yardımcı olabileceği düşünülüyor.

• Keten tohumu, kalınbağırsak, malign melanom, meme ve prostat kanserinde etkili.

• Kızılcık, akciğer, baş-boyun, kalınbağırsak, karaciğer, meme, prostat, yemek borusu ve yumuşak doku kanserlerinde etkili.

• Kudret narı, baş-boyun, cilt, idrar yolları ve idrar torbası, lenfoma, lösemi, malign melanom, meme ve prostat kanserlerinde etkili.

• Nar, baş-boyun, kalınbağırsak, lösemi, meme ve prostat kanserlerinde etkili. Narın, ayrıca kansere karşı koruyucu etkisi var.

• Ökseotu, akciğer, baş-boyun, karaciğer, karın zarı ve meme kanserinde etkili.

• Sarımsak, meme kanserinde etkili. Sarımsak, ayrıca kalınbağırsak, mide ve prostat kanserlerine karşı koruyucu etkisi bulunuyor.

• Üzümün, kansere karşı koruyucu etkisi var. Günümüzde üzüm çekirdeği ve kabuğunda bulunan kimyasal maddelerin kuvvetli antioksidan olduğu gösterilmiştir. Üzümde bulunan kimyasal maddelerin, kanser, kalp-damar hastalığı, santral sinir sistemi hastalıkları üzerine koruyucu ve tedavi edici özellikleri olduğu saptanmıştır.

• Yabanmersini, kalınbağırsak ve lösemide etkili.

• Yeşil çay, akciğer, baş-boyun, beyin, kalın bağırsak, karaciğer, lenfoma, lösemi, malign melanom, meme ve prostat kanserinde etkili. Siyah çayın fermente edilmemiş hali olan yeşil çayın ayrıca, kansere karşı koruyucu özelliği bulunuyor. Hem siyah hem de yeşil çay bol miktarda antioksidan madde içeriyor. İçinde polifenoller daha yüksek oranda olduğu için yeşil çay, siyah çaydan daha faydalı. Yeşil çay, kuvvetli antikanserojen, antioksidan ve kilo kaybettirici bir besin maddesi. Yeni yapılan bir çalışma, yeşil çay ve üzüm ekstraktlarının (Kurutulmuş bitkilerden, özel yöntemler kullanılarak elde edilen, ilaç ham maddesi olarak da kullanılan bitki özleri), kansere karşı birbirlerinin etkilerini artırdığını ortaya koydu.

• Zencefil, akciğer, kalın bağırsak, karaciğer, lenfoma, lösemi, malign melanom, meme, mide, pankreas ve yumurtalık kanserinde etkili. Zencefilin kanser hücrelerine etkisiyle ilgili laboratuvar çalışmaları yapıldı. Bu çalışmalarda, zencefilin akciğer, kalın bağırsak, malign melanom, meme, mide, karaciğer, pankreas, yumurtalık kanseri ile lösemi ve lenfoma hücrelerini öldürdüğü saptandı.

• Zerdeçal, baş-boyun, cilt, idrar olları ve torbası, kalın bağırsak, meme, mide, pankreas ve rahim ağzı kanserinde etkili. Yeni yapılan çalışmalar, zerdeçalın normal olmayan hücrelerin ve kanser hücrelerinin çoğalmasını engellediğini ortaya koydu. Zerdeçalın, özellikle kanser hücrelerinin yaşamasını sağlayan enzimin aktivitesini azalttığı belirlendi.''

Kaynak : ntvmsnbc

Bu yazı KanseriTedaviEt.com'da yayınlanmıştır - Kanser Tedavisine Yardımcı Olan Bitkiler Nelerdir ?

Yazının devamı için tıklayın...

Loseminin Seyrini Gen Değişimi Belirliyor

KanseriTedaviEt.com | Pazartesi, Kasım 22, 2010 | 0 yorum »

LösemiBilim adamları, myeloid lösemi nedeniyle yaşamını yitiren bir kadının gen haritasını çıkardı ve bir gendeki değişimlerin bu hastalıktan hızlı ölüme yol açabildiğini belirledi.

Gendeki değişimler, löseminin hızlı ilerleyip ilerlemeyeceğinin ve öldürücü olup olmayacağının önceden belirlenmesini sağlayabilir.

Washington Üniversitesi’nden bilim adamları, löseminin nadir rastlanan, ancak hızlı ilerleyen ve öldürücü türü akut myeloid lösemi (AML) nedeniyle yaşamını yitiren bir kadının gen haritasını çıkardı ve bir gendeki değişimlerin bu hastalıktan hızlı ölüme yol açabildiğini ortaya çıkardı.

Lösemi300 hastanın katıldığı araştırmada genler karşılaştırıldı ve DNMT3A geni değişime uğrayanların ortalama yaşam süresinin hastalığın teşhisinden sonra bir yılı biraz aştığı, değişime uğramamış gene sahip kişilerde ise bu sürenin yaklaşık 3,5 yıl olduğu görüldü.

"New England Journal of Medicine" dergisinin internet sitesinde yayımlanan makalede bilim adamları, geniş çaplı başka araştırmalarda bu gendeki değişimlerin rolü kesinleşirse teşhis sırasında değişimleri tespit edilebilecek testlerin yapılabileceğini ve uygun tedavinin belirlenebileceğini belirttiler.

DNMT3A geni, fetüsün gelişiminde ve yaşam boyunca kan hücrelerinin oluşumunda önemli rol oynuyor.

Kaynak : ntvmsnbc

Bu yazı KanseriTedaviEt.com'da yayınlanmıştır - Löseminin Seyrini Gen Değişimi Belirliyor

Yazının devamı için tıklayın...

LösemiKanadalı bilim adamları, kan kanserinin tedavisinde önemli bir başarıya imza atarak, kan kanseri hastasının cildinden genetik mutasyona uğramayan sağlıklı kan hücreleri üretti.

Hamilton kentindeki McMaster Üniversitesi Kök Hücre ve Kanser Araştırmaları Enstitüsü bilim adamlarından Prof. Mike Bhatia başkanlığındaki ekibin bir süredir yürüttüğü çalışmanın sonuçları, bilim dergisi Nature'ın bu ayki sayısında da yayımlandı.

Kan kanseri hücreleriÇalışma ile ilgili açıklamada bulunan Prof. Bhatia, ''Kan kanseri olan yetişkin hastadan aldığımız deriyi, Petri tabağında protein ve fibroblastlarla (kan yapıcı hücreler) 1 ay boyunca banyo yaptırdık. 1 ayın sonunda tabakta yeni, sağlıklı ve genetik mutasyona dayanıklı kan hücreleri elde ettik. Elde edilen kanı, kaynağı kendi vücudu olduğu için hasta vücudunun reddetmesi de sözkonusu değil'' dedi.

Bu sistemin, 2012 yılından itibaren kliniklerde kullanılmaya başlanmasının olası olduğunu kaydeden Prof. Mike Bhatia, ''Bu yolla, anemi ve lösemi başta olmak üzere, kemoterapi uygulanan bazı kanserlerin tedavisi ile ameliyatlarda daha net tedavi imkanına kavuşacağız. Şu anki tek engelimiz, yetişkin bir hastaya gerekli olan sağlıklı kan hücrelerini elde edebilmek için ne kadar cilde ihtiyacımız olduğu. Bu konuda da ümitsiz değiliz'' dedi.

Öte yandan Prof. Mike Bhatia, ''Elimizde, insan cildinin dönüştürülmesinden sadece kan değil, başka şeyler de elde edebileceğimize dair deliller var. Ancak bunları çalışmalar tamamlanınca açıklayacağız'' diye konuştu.

Kaynak : ntvmsnbc

Bu yazı KanseriTedaviEt.com'da yayınlanmıştır - Kan Kanseri Hastasının Cildinden Sağlıklı Kan Hücreleri Üretildi

Yazının devamı için tıklayın...

Denizanaları Kanser Teşhisinde Kullanılabilir

KanseriTedaviEt.com | Çarşamba, Kasım 03, 2010 | 0 yorum »

Tüm HaberlerYork Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, denizanalarının karanlıkta ışık saçabilmelerine imkân tanıyan aydınlık hücrelerin, özel bir kamera ile birlikte, vücudun iç bölgelerinde yuvalanmış olan kanserli hücrelerin görüntülenmesini sağlayabileceğini belirtiyorlar.

Araştırmanın başındaki Profesör Norman Maitland, denizanalarındaki ışınır hücreleri insanda kanserli hücrelerin bulunduğu yerlere enjekte için bir yöntem geliştirdiklerini söyledi.

Maitland fosforlu hücrelerin aydınlatması sayesinde özel kameraların tümörün nerede olduğunu ortaya çıkarabildiğini de belirtti.

DenizanasıYork Üniversitesi araştırmacılarının geliştirdikleri yöntem, denizanalarından floresanlı hücreleri alabilen bir metot geliştirdiği için 2008 yılında Nobel Ödülü alan Dr Roger Y. Tsien'in çalışmalarının bir devamı niteliğinde.

Profesör Maitland, Y Tsien'in çalışmalarından haberdar olduklarında, bu yöntemi kanserli hücrelerin teşhisinde kullanmayı düşündüklerini söyledi.

Vücudun farklı yerlerine çok küçük miktarlarda yayılmış olan kanserli hücreler, geleneksel tarama yöntemleriyle erken aşamalarda çoğunlukla fark edilemediğinden teşhiste geç kalınabiliyor.

Kaynak : Radikal

Bu yazı KanseriTedaviEt.com'da yayınlanmıştır - Denizanaları Kanser Teşhisinde Kullanılabilir

Yazının devamı için tıklayın...

Perforin Proteininin Çalışma Yapısı Çözüldü

KanseriTedaviEt.com | Salı, Kasım 02, 2010 | 0 yorum »

HaberAvustralya ve İngiltere’nin ortaklaşa gerçekleştirdiği proje, kanser hücreleri ile virüslerce enfekte olmuş normal hücreleri öldüren perforin adlı proteinin yapısını ve işleyişini açıklıyor.

Nature dergisinde yayınlanan ve proje dahilindeki çalışmayı özetleyen makalenin yazarlarından Prof. James Whisstock, perforinin varlığının 1980 yılından bu yana bilindiğini, fakat yapısı ile çalışma mekanizmasının gizemini koruduğunu söylüyor.

Araştırma ekibinin bir bölümü Monash Üniversitesi’nde bulunan Synchrotron adlı büyük, dairesel parçacık hızlandırıcıyı kullanarak, perforin kristalleri üzerine x ışınlarını çarptırmışlar. Sonrasında perforinlerce meydana getirilen x ışın kırınımları ölçülerek proteinlerin yapısı ortaya çıkarılmış.

PerforinBu süreç işlerken Londra’da bulunan diğer ekip, önceki gibi bir diğer kristalografi tekniği olan kriyo elektron mikroskobi yöntemini kullanarak, perforinlerin zarlar üzerindeki gözenekleri nasıl oluşturduğunu incelemişler. İki ekibin ulaştığı sonuçların birleştirilmesiyle perforin proteininin işleyişini gösteren bir tablo elde edilmiş.

Whisstock sonuçlara bakarak, perforinin anahtara benzeyen uzun, ince ve oldukça yassı bir yapıda olduğunu açıklıyor: “Proteinin, anahtarın elle tutulan kısmına benzer şekilde genişleyen bölümü hücre zarına bağlanırken, uzun kısmı diğer perforin moleküllerindeki kilitlere tutunuyor. Takip eden süreçte bir daire yapısı meydana getiren proteinler, hücre zarında bir gözenek meydana getirerek, T-hücrelerinden gelen sitotoksik (hücrede zehir etkisi yaratan) moleküllerin içeri girmelerine ve hücreyi yok etmelerine olanak sağlıyor.”

Perforin proteinlerinin, T-hücrelerinin yanlışlıkla sağlam dokulara saldırdığı Tip 1 diabet gibi otoimmün hastalıklarla da ilişkili olduğu düşünülüyor. Projeyle birlikte protein yapı ve çalışma mekanizmasının ortaya konması, bu tip hastalıkların tedavisinde etkin bir çözüm bulunma ihtimalini de güçlendiriyor.

Kaynak : ntvmsnbc

Bu yazı KanseriTedaviEt.com'da yayınlanmıştır - Perforin Proteininin Çalışma Yapısı Çözüldü

Yazının devamı için tıklayın...

Beyin KanseriEn hızlı yayılan beyin kanseri türlerinden glioblastomaya yakalanan hastalara, teşhis konduktan sonra ortalama 15 ay ömür biçiliyor. Duke Üniversitesi’nden araştırmacılarsa hastalığın yayılmasını önlemek amacıyla yeni bir aşı üzerinde çalışıyor. Aşının klinik deneylerinde olumlu sonuçlar alınması hem hastaların hem de bilim adamlarının umutlarını arttırdı.

İki yıl önce glioblastoma türü beyin kanseri teşhisi konan Karen Vaneman ameliyat olduktan, kemoterapi ve radyoterapi gördükten sonra Duke Üniversitesi Tıp Merkezi’ndeki beyin kanseri aşısının klinik deneylerine katıldı. Tedavi başladıktan iki yıl sonra doktorlar, durumun iyiye gittiğini söylüyor. Oysa glioblastoma hastaları genellikle teşhisten 15 ay sonra hayata veda ediyor. Duke Üniversitesi Tıp Merkezi’nden Doktor John Sampson, aşının, bazı kanser türlerindeki bir proteini hedef aldığını söylüyor: ”Bu aşının en olağanüstü yanı, glioblastoma türü beyin kanseri olan bazı hastalarımızın en az 5 yıl hayatta kalmalarını sağlaması. Bu hastalarda tümörün geri geldiğini görmedik.”

Doktor Sampson glioblastoma hastalarının hayatta kalma oranının düşüklüğünün beyindeki bazı kanserli hücrelerin tedaviye yanıt verirken diğerlerinin tepkisiz kalmasından kaynaklandığını söylüyor.

Sampson şöyle konuşuyor: ”Hücrenin biri kemoterapiden etkilenirken diğeri radyasyon tedavisine yanıt verebiliyor. Üçüncü bir tür kanserli hücreyse her iki tedavi yöntemine de tepki vermeyebiliyor.”

Beyin TümörüBeyin tümörlerinin genetik yapısını, özellikle de glioblastoma vakalarındaki genetik mutasyonları inceleyen Northwestern Üniversitesi’nden Doktor Markus Bredel, beyin tümörü oluşumunun nedenlerini araştırıyor. Bredel şöyle konuşuyor: ”Genlerden hangilerinin glioblastoma türü beyin kansere yolaçtığını, hangi genlerinse kanser oluşumunda etkisiz kaldığını bulmak zorundayız.”

Araştırmacılar beyin kanseri aşısının bağışıklık sisteminin kanserli hücreleriyle mücadele edecek antikorlar üretmesine de yardımcı olduğunu söylüyor. Amerika’da her yıl yaklaşık 10 bin kişiye glioblastoma teşhisi konuyor. Klinik deneylerin sonuçları olumlu olsa da uzmanlar ekonomik kriz döneminde aşı geliştirmenin zor olduğunu hatırlatıyor. Doktor Sampson şöyle konuşuyor: ”Ekonomik kriz dönemlerinde ilaç geliştirmeye çalışmak çok zor. Ekonomik durum iyileştikçe ve beyin kanseri ilaçlarının üretilmesi kolaylaştıkça ilaç firmalarının yeniden bu alana yatırım yapmaya başlayacağını umuyoruz.”

Ulusal Kanser Enstitüsüne göre, beyin kanseri Amerika’da en çok ölüme neden olan kanser türlerinden biri.

Kaynak : VOA News

Bu yazı KanseriTedaviEt.com'da yayınlanmıştır - Glioblastoma Türü Beyin Tümörüne Karşı Yeni Bir Aşı Geliştirildi

Yazının devamı için tıklayın...

Uzun Boylular Testis Kanseri Riski fazla

KanseriTedaviEt.com | Perşembe, Ekim 28, 2010 | 0 yorum »

Tüm HaberlerAmerikalı bilimadamları uzun boylu erkeklerin testis kanserine yakalanma riskinin daha fazla olabileceğini söylüyor. 10 bin erkekle ilgili verileri inceleyen uzmanlar, her beş santimetre farklılıkta testis kanseri riskinin yüzde 13 daha arttığını tespit etti.

Bilimadamları, bu tespite rağmen uzun boyla kanser arasındaki ilişkinin sırrını çözebilmiş değiller.

İngiliz Ulusal Kanser Enstitüsü, aile üyelerinde bu hastalığın görülmesi gibi faktörlerin, testis kanserine yakalanma riskini daha fazla artırdığına dikkat çekti.

İngiltere'de 210 erkekten birinde testis kanseri var. Bu, erkeklerde görülen kanser vakalarının yüzde birine karşılık geliyor.

Ülkede her yıl 2000 kişiye testis kanseri teşhisi konuluyor.

ABD'deki araştırma testis kanseriyle ilgili 13 ayrı çalışma birleştirilerek yapıldı.

Araştırmada başlangıçta kanserde boy ve kilo arasında bir ilişki olup olmadığına odaklanıldı.

Böyle bir ilişki tespit edilemedi ancak, uzun boylularda testis kanserinin daha yaygın olduğu sonucuna ulaşıldı.

Testis kanseri 35 yaşın altındaki erkeklerde daha sık görülen bir hastalık.

Kaynak : BBC Türkçe

Bu yazı KanseriTedaviEt.com'da yayınlanmıştır - Uzun Boylularda Testis Kanseri Riski Daha Fazla Olabilir

Yazının devamı için tıklayın...

Pankreas KanseriAmerika’da bulunan Harvard Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmaya göre diş eti rahatsızlıkları ile pankreas kanseri arasında bir bağ olduğu belirtiliyor.

Son yıllarda sayısı gittikçe artan pankreas kanseri vakaları Amerika Birleşik Devletleri’nde de kanser ölümleri listesinde 4. sırada. Harvard Tıp Okulu’na göre her yıl on binlerce kişi pankreas kanseri nedeniyle hayatını kaybediyor.

Bugüne kadar yapılan araştırmalara göre ağız sağlığımız kalp hastalıkları, kalp krizi, mide şikâyetleri gibi birçok hastalığın zeminini hazırlıyor. Yapılan bu araştırma ise pankreas kanseri ve ağız sağlığı arasındaki ilk somut kanıt niteliğinde.

Diş eti RahatsizliklariSöz konusu araştırmaya 1986 yılında başlandı ve sağlık sektöründe çalışan 50 bin üzerindeki erkek kayıt altına alındı. 1986 ve 2002 yılları arasında araştırmacılar pankreas kanseri görülen 216 kişinin 67’sinin ağız sağlığı sorunu yaşadığını gözlemledi. Özetle diyabet, sigara tüketimi ve diğer etmenler göz önüne alındığında sonuçlar, diş eti rahatsızlığı olan erkeklerden % 63’ünün pankreas kanserine yakalandığını gösteriyor.

Harvard Üniversitesi’nde asistan profesör olan Dr. Dominique Michaud, pankreas kanseri ve diş eti rahatsızlıkları arasındaki bağı şu şekilde anlatıyor: "Diş eti rahatsızlığı olan kişiler sistemik inflamasyonun biyolojik göstergeleri olan serumları artırıyor. Bunun sonucunda kanser hücrelerinde artış görülüyor."

Dr. Michaud diş eti rahatsızlıklarının ağızda bulunan kanserojen maddeleri ve bakterileri artırmasının da bu bağlantının nedeni olabileceğini belirtiyor. "Tüm vücut birbiriyle etkileşim halinde olduğundan, en ufak bir sorun başka daha büyük sıkıntılara neden olabilir. Bu nedenle çocukluktan itibaren dişlerin bakımına önem verilmeli, diş fırçalama alışkanlığı kazanılmalıdır. Bazı durumlarda ise bu tür rahatsızlıklar kalıtsal olabileceği veya başka nedenlerle yaşanabileceği için her 6 ayda bir diş doktoruna gidilmelidir."

Kaynak : Milliyet

Bu yazı KanseriTedaviEt.com'da yayınlanmıştır - Diş Eti Hastalıkları ve Pankreas Kanseri Arasında İlişki Bulundu

Yazının devamı için tıklayın...

Meme KanseriOncotype Dx testi, yan etkileri ile yaşam kalitesini önemli ölçüde düşüren kemoterapiye gerek olup olmadığını belirliyor. Testte düşük riskte çıkan meme kanseri hastasına kemoterapi yapılmıyor.

ABD' de sekiz, Avrupa’da ise on kadından birinde meme kanseri görülüyor. Türkiye’de her 12 kadından biri meme kanserine yakalanıyor. Erken adet görmek, geç menopoza girmek, ilk doğumu 30 yaşından sonra yapmak, hiç doğum yapmamış ve emzirmemiş olmak kansere giden yolda kadınların riskini artırıyor.

Hastalık, kadınlarda görülen kanserler arasında birinci sırada yer alıyor. Hastalığın görülme sıklığı tüm dünyada hızla artıyor. Sevindirici olan ise meme kanserinde görülme sıklığı artarken, ölüm oranının düşüyor olması. Acıbadem Maslak Hastanesi Meme Hastalıkları Kliniği Başkanı Prof. Dr. Cihan Uras, bu noktada erken tanı ve tarama programlarının önemine vurgu yapıyor. Çünkü Uras, tarama programlarıyla erken evrede yakalanan meme kanserinde tedavi başarısının yüzde yüze yakın olduğunu söylüyor.

Hastalığın tedavisindeki yenilikleri ve gelişmeleri anlatan Prof. Uras, meme kanseri tedavisinde son yılların en önemli gelişmesinin ‘Oncotype Dx’ testi olduğunu söyledi.

SAÇLARI DÖKMEYEN KEMOTERAPİ

Bazı kanser türlerinde hem yan etkileri daha hafif hem de saçları dökmeyen kemoterapi ilaçları kullanılıyor. Ancak bu tür ilaçlar henüz meme kanseri tedavisinde yer almış değil. Prof. Cihan Uras, ‘‘Meme kanserinde şu an kullandığımız ilaçlar saçları döküyor. Etkili bir tedavi yapmak için bu ilaçları kullanmak zorundayız. Çünkü bu, çoğalan hücrelere yönelik bir tedavi. Saçlar da çoğalan hücreler olduğu için kemoterapi saçlara da etki ediyor” dedi.

Ancak bazı meme kanserlerinde kemoterapiye gerek olmayabileceğini belirten ve bunun tespiti için ‘Oncotype Dx’ yönteminin kullanıldığını belirten Prof. Uras, meme kanseri tedavisindeki son gelişmelerden biri olan ‘Oncotype Dx’’ hakkında ise şu bilgiyi verdi:

KEMOTERAPİ NE ZAMAN GEREKLİ?

“Bazı hastalarımız, hormona duyarlılık durumlarına göre ‘kemoterapi yapalım mı yapmayalım mı?’ sınırında oluyorlar. Hormona duyarlı tümörü olan hastalarımızda kemoterapi mi, hormon tedavisi mi yapılacağına karar vermek için ‘Oncotype Dx’ testini yaptırıyoruz. Testin sonucu düşük, orta ve yüksek riskte çıkıyor. Eğer düşük riskte çıkarsa hasta kemoterapi olmaktan kurtulmuş oluyor. Yani Oncotype Dx testi, kadının gereksiz yere kemoterapi almasının önüne geçiyor, böylece hasta, kemoterapinin olumsuz yan etkilerine de maruz kalmamış oluyor. Ama testin sonucu yüksek riskli çıkarsa o zaman bu grubu da kemoterapi yapılması zorunlu oluyor.”

ROLL TEKNİĞİNİN SAĞLADIĞI AVANTAJLAR

Prof. Uras, son yıllarda kullanılan ve tümörün radyoaktif madde ile işaretlenerek çıkarılması esasına dayanan ROLL tekniğinin de önemli gelişmelerden biri olduğunu söyledi. Uras’a göre, teknik, hastaya önemli avantajlar sağlıyor:

“Bu yöntem sayesinde ele gelmeyen tümörler doğru ve yeterli olarak çıkarılır. Gereksiz yere fazla meme dokusu çıkarılmadığı için memede görünüm bozukluğu oluşmaz. Aynı zamanda bu işlemle birlikte koltuk altındaki ilk beze (sentinel lenf bezi) de bulunarak çıkarılır (SNOLL tekniği). İlk bezede kanserli hücre yoksa geri kalan bezeler gereksiz yere alınmaz. Bu da kadınları koltuk altı bezelerinin tümü alındığı zaman ilerideki yaşamlarında karşılaşabilecekleri sorunlardan korur. Çünkü koltuk altı lenf bezlerinin tümü alındığında, kadınların yaşamları boyunca karşılaşabilecekleri en önemli problem kol şişmesidir.”

“BENDE OLMAZ” DEMEYİN

Ekim ayı tüm dünyada meme kanserinde bilinci ve farkındalığı artırmak için değerlendiriliyor. Çeşitli etkinlikler ile hastalığa dikkat çekiliyor, kadınlara, ‘‘Bende olmaz’ demeyin, önleminizi alın’’ mesajı veriliyor.

Prof. Dr. Cihan Uras da meme kanseri hakkında her kadının bilmesi gereken noktalara bir kez daha dikkat çekti. Meme kanserinin, süt bezleri ve kanallarını döşeyen hücrelerin kontrolsüz ve aşırı derecede çoğalması olduğunu belirten Prof. Dr. Uras, meme kanserinin kadının hayatını karartmaması için neler yapılması gerektiğini anlattı, hastalıkla ilgili sorulara yanıt verdi. İşte Prof. Uras’ın cevaplarıyla meme kanseri hakkında bilinmesi gereken her şey:

MEME KANSERİNDE RİSK FAKTÖRLERİ NELER?

En önemli risk kadın olmak: Bazı özellikleri taşıyan kadınlarda, meme kanserinin daha sık görüldüğünü biliyoruz. Meme kanserine yakalanma riskini artıran faktörlerin başında kadın olmak geliyor. Çünkü hastalık erkeklerde çok nadir, yüzde 1 oranında görülür. Yani 100 meme kanserinin 99’u kadınlarda ortaya çıkar. İleri yaş da önemli bir risk faktörüdür. 50 yaş üzerinde olan kadınlarda meme kanseri görülme sıklığı artar. Daha önce meme kanseri geçirmiş ve tedavi olmuş kadınlarda, diğer memede kanser gelişme olasılığı yüksektir.

Ailede meme kanseri hikâyesi: Meme kanserlerinin yüzde 5 ile 10’u genetik geçişlidir. Kız kardeş, anne, teyze, teyze kızı gibi aile üyelerinde meme kanseri olanların, hastalığa yakalanma riski, diğer kadınlara göre daha fazladır. Ancak ailesinde meme kanseri hikâyesinin olmaması, kadının hayatının herhangi bir döneminde meme kanserine yakalanmayacağı anlamına gelmez.

30 YAŞ NEDEN ÖNEMLİ?

Oncotype Dx TestiKadının doğurganlık durumu: İlk doğumunu 30 yaşından önce yapmak meme kanseri riskini azaltıyor. Ancak hiç doğum yapmamış ve emzirmemiş olmak riski artırıyor. Kadının 30 yaşından önce anne olması nasıl meme kanseri riskini azaltıyorsa, 30 yaşından sonra anne olması da meme kanseri riskini aynı şekilde arttırır.

İlk çocuğunu 30 yaşından sonra doğuran kadınlarda meme kanseri görülme oranı 20 yaşından önce doğuranlara göre 2 kat fazladır, bu bakımdan ilk çocuğu doğurma yaşı önemlidir.

Sigara ve alkol tüketimi: Kesin neden olarak gösterilmemekle birlikte, sigara kullanımının meme kanseri oluşumunda etkili olduğu düşünülmektedir. Şişmanlık ve yağlı beslenme de önemli risk oluşturur. Çalışmalar şişmanlığın, meme kanserine yakalanma riskini artırdığını gösteriyor. Ama en önemli risk faktörlerinden biri alkoldür. Araştırmalar, alkolün meme kanserinde ciddi risk oluşturduğunu ortaya koyuyor.

Hormon Kullanmak: Hormonal ilaçlar, menopoz döneminde östrojen kullanmak ve doğum kontrol haplarının uzun süre kullanılması riski artırabilir. Bunların dışında, göğüs bölgesine genç-erişkin dönemde çok radyasyon almak (çok akciğer filmi çektirmek), kadının memesine çeşitli nedenlerle biyopsi yapılması ve parçanın patolojik incelemesinde meme kanseri risk artışını gösteren bulguların saptanması da riski artıran diğer etkenlerdir.

Stres faktörü: Stresin de meme kanseri riskini artırdığı yönünde çalışmalar yapılıyor. Hastalık daha çok gelişmiş toplumlarda görülüyor. Toplumun sosyo-kültürel ve ekonomik gelişmişliği ile meme kanseri arasında doğru orantı bulunuyor.

HANGİ BELİRTİLER KANSERİN HABERCİSİ?

Meme kanserinde önemli olan nokta, belirti vermeden, yani kitle oluşmadan kanseri saptamaktır. Hastalığın en önemli belirtisi ise kitledir. Kadınlar genellikle kitleyle bize başvuruyorlar, bunun dışında bazen ağrı ile de gelebiliyorlar. Gerçi meme kanseri genellikle ağrı yapmıyor fakat bazen ağrılı da olabiliyor. Ağrı yapan yerde bazen bir tümör de saptayabiliyoruz. Meme başı ve meme cildindeki değişiklikler kadın açısından önemli bir uyaran olmalı. Meme cildinde kızarıklık, kanlı veya sulu akıntı çok önemli belirtilerdir. Ayrıca koltuk altında ele
gelen şişlikler, memede büyüme, şeklinde değişme ve özellikle meme
başının etrafında egzama gibi kabuklanma da meme kanserinin
önemli habercileri olabilir.

Kanserin gelişme süresi, tümörün büyüme paternine göre değişir, çünkü her tümörün çiftleşme dönemi farklıdır. Ama hiçbir zaman çok kısa vadeli değildir. Çok kısa gelişen tümörler de var ama genellikle meme kanserinin ilk başlamasından sonra klinik hale gelmesi için birkaç yılın geçmesi gerekir.

MEME KANSERİNDEN BRCA-1 VE BRCA-2 GENLERİ Mİ SORUMLU?

BRCA- 1 ve BRCA-2 gen mutasyonu olan kadınlarda yaşam boyu meme kanseri gelişme riski yüzde 70’lere çıkıyor. Ancak tek sorumlunun bu iki gen olduğunu söyleyemeyiz. Muhtemelen başka genler de var ama o genler henüz ispatlanmış değil. Şu anda meme kanseri yaptığı ispatlanmış bu iki gen var. Bu genlerde mutasyon varsa kanser olma riski çok yüksek ama bu genlerde mutasyon olmaması, kansere yakalanma riskinin olmadığı anlamına da gelmez.

GENLERDEKİ MUTASYONU ÖNCEDEN ANLAMAK MÜMKÜN MÜ?

Tabii ki mümkün. Mesela 30 yaşında bir kadın BRCA- 1 ve BRCA- 2 genlerine baktırırsa, mutasyon olup olmadığı anlaşılabilir ama bu durum kanserle ilgili kesin sonuç vermez. Çünkü dediğimiz gibi mutasyonun olmaması, kadının yaşamı boyunca meme kanseri olmayacağı anlamına gelmiyor.

TANIDA HANGİ YÖNTEMLER KULLANILIYOR?

Meme kanserinin tanısında klinik muayene, mamografi, ultrasonografi ve meme MR'ı kullanılıyor. Hangi kadına, hangi incelemenin yapılacağına hekimin karar vermesi gerekiyor.”

NE ZAMAN AMELİYAT, NE ZAMAN İLAÇ?>

Meme kanseri tedavisinde multidisipliner yaklaşımın büyük önem taşıdığını vurgulayan ve Acıbadem Maslak Hastanesi Meme Kliniği’nde meme kanseri tedavisinin bu yaklaşımla yapıldığını belirten Prof. Uras, meme kanseri tedavisinde başarının genel cerrah, radyolog, onkolog, radyasyon onkoloğu, psikiyatrist ve beslenme uzmanından oluşan bir ekibin koordineli çalışmasıyla mümkün olduğunu belirtti. Uras, meme kanseri tedavisinin cerrahi, kemoterapi, hormon terapi ve radyoterapi olmak üzere 4 yöntemle yapıldığını söyledi.

“İlk tedavi cerrahidir ama bazı kadınlarda cerrahi tedaviden önce kemoterapi yapmamız gerekiyor. İltihabi tip meme kanserlerinde veya cilt ile meme başını tutan büyük tümörlerde önce kemoterapi ile tümörü küçültüp etkinliğini azaltıyoruz, sonra ameliyat yapıyoruz. Cerrahi tedavide mümkünse memeyi korumayı tercih ediyoruz, yani koruyucu cerrahi yapıyoruz. Koruyucu cerrahide hedef; tedavi bittikten sonra kadına görüntüsü iyi bir meme bırakmaktır. Bunun için memeye onkoplastik cerrahi
ile yaklaşıyoruz ve memeye yeniden şekil veriyoruz.

Bazı durumlarda memeyi tamamen almak yani, total mastektomi yapmak gerekiyor. Memeyi almak tümörün illa büyük olduğu veya hastalığın çok ilerlemiş olduğu anlamına gelmiyor. Çünkü bazen çok küçük, milimetrik tümörler de meme içerisinde birden çok odakta yerleşmiş olabiliyor, bu durumda hastalık erken evrede olsa da memenin tümü alınabiliyor. Ama memeyi alırsak aynı seansta protez uygulaması yapıyoruz veya kendi dokusundan yeni bir meme oluşturuyoruz. Arkasından kemoterapi, radyoterapi ve hormonterapi yapıyoruz.”

GEÇ KALMAYIN, HAYATINIZI KURTARIN…

Her kanserde olduğu gibi, meme kanserinde de erken teşhis hayat kurtarıyor. Erken teşhiste de tarama programları büyük önem taşıyor. Tarama programları ise kendi kendine meme muayenesi, ultrasonografi, doktor muayenesi ve mamografiden oluşuyor.

Tarama programlarının ihmal edilmemesi gerektiğini söyleyen Prof. Cihan Uras, radyasyon korkusu nedeniyle özellikle mamografiden uzak durmanın yanlış olduğu görüşünde. Uras, hangi tanı yönteminin hangi aralıklarla yapılması gerektiğini de şöyle anlattı:

MAMOGRAFİDEKİ RADYASYON NE KADAR ZARARLI?

“Kadınlar mamografide ışın alacaklarından ve bunun zararlı olacağından korkuyorlar. Hâlbuki 40 yaşından sonra yapılan tarama tekniklerinin kadının memesi üzerinde riski artıracak olumsuz bir etkisi yok. Bugün bir kadının mamografi ile aldığı ışın dozu, uzun bir uçak seyahatinde aldığı radyasyon dozu kadardır. Ayrıca günümüzde artık ileri teknoloji ürünü cihazlar var. Örneğin tomosentez denilen cihazda en üst mamografi tekniği kullanılıyor. Tomosentez, dijital mamografiden daha üstündür. Tomosentez tekniğinde basit bir mamografi tarzında tek bir görüntü alınmıyor, aynen tomografide olduğu gibi bir sürü kesitler alınıyor, bu sayede de meme dokusu üst üste bindiği zaman gözden kaçabilecek çok küçük bir lezyon bu yöntem sayesinde ortaya çıkartılıyor.

Yine çok gelişmiş meme ultrason cihazlarıyla memenin kesit kesit incelemesi yapılıyor. Bunlar, kanseri erken evrede teşhis eden ve kadının hayatını kurtaran yöntemlerdir. O açıdan kadının, içinde bulunduğu risk grubuna göre tarama programları belirlenmeli ve bu takvime mutlaka uyulmalıdır.

MAMOGRAFİ ÇEKTİRME SIKLIĞI NE OLMALI?

Hiçbir riski olmayan, standart bir kadında 35 yaşında ilk mamografisi yapılmalı, her yıl bir meme uzmanı tarafından muayene edilmeli, 40 yaşından sonra iki yılda bir mamografi ve her yıl klinik muayene, 50 yaşından sonra ise her yıl mamografi ve her yıl klinik muayene yapılmalı. Bir de kadın hangi yaşta olursa olsun her ay kendi kendine meme muayenesi yapmalı. Birçok kadın, ‘ben meme muayenesinden bir şey anlamıyorum’ gibi yakınmalarda bulunuyor. Fakat bu yanlış bir kanıdır, çünkü kadın kendisini sürekli muayene ettiği zaman bir müddet sonra memesini tanıyor ve memesinde oluşan değişikliklerin farkında oluyor.”

MEME KANSERİNDEN KORUNMAK İÇİN BUNLARI YAPIN

• Memelerinizi her ay muayene edin.
• Muayene, ultrason ve mamografi kontrollerini zamanında yaptırın.
• İdeal kilonuzu koruyun, şişmanlamayın.
• Şişmansanız mutlaka kilo verin.
• Alkol ve sigaradan uzak durun.
• Sporu ihmal etmeyin, bol bol yürüyüş yapın.
• Sebze ve meyveleri mevsiminde ve bol tüketin.
• Dengeli ve yeterli beslenin.
• Sizi strese sokan insanlardan ve ortamlardan uzaklaşın.
• Kendinizi ifade edin, sorunları içinize atmayın ve mümkün olduğunca hayata pozitif bakın.

Kaynak : ntvmsnbc

Bu yazı KanseriTedaviEt.com'da yayınlanmıştır - Oncotype Dx Testiyle Meme Kanserinde Kemoterapi Zorunlu Olmayabilir

Yazının devamı için tıklayın...